Mısır Çarşısı Yenilenirken Teması da Değişmeye Başladı

Mısır çarşısı senelerden bu yana Eminönü'nde hemen hemen her İstanbullunun hatta yabancı turistlerin uğrak yerlerinin başında gelir. Tüm aktarlar burada toplanmış olup ilaç kullanmak yerine problemleri şifalı otlarla, yağlarla, tohumlarla gidermeye çalışanların biraz da düğün, nişan malzemelerine ihtiyacı olanların ilk adresiydi.
Çarşının bir duvarına peynirciler, diğer bir duvarına çiçekciler yaslanmıştı. Gel zaman git zaman peynirciler çarşı duvarına yaslanmaya devam ededursun çiçekçiler çarşı duvarına dayanmaktan kurtarıldı, duvar görünür hale getirildi. Çiçekçiler için orta yere yeni dükkanlar yapıldı. Çarşı 2013 de restorasyona girdi, kapalı iskeleler asma katlar ardında yapılanların sonuçu merakla beklenildi. Bu arada çılız alış verişler de devam etti etmesine ama çarşı da yavaş yavaş aktarların, baharatçıların yerine hediyelik, turistik eşya, kuyumcuların sayısında da artma gözlendi.
Siyasi olumsuzluklar nedeniyle Almanlar, Fransızlar, İtalyanlar, İngilizler adım atmaz oldular, çarşının profili Araplara yönelmeye tatlıcılara, lokumculara yönelmeye başladı. Sonuç olarak Mısır Çarşısı'nın içi pencereleri, çatı kurşun kaplamaları, tavan boyaları tamamen yenilendi, eskiye nazaran daha aydınlık daha ferah oldu, tema olarak biraz daha Kapalıçarşı'ya benzedi.

TARİHİ BOMONTİ BİRA FABRİKASI, BOMONTİADA OLDU
Hey gidi yılların Bomonti bira fabrikası.
1960 lı yıllarda Belgrat Ormanına pikniğe gidecek gruplar önce Bomonti Bira Fabrikasından tahta fıçıda bekletilip dinlendirilmiş, soğutulmuş isteğe göre 25 veya 50 şişelik mahzenden çıkarılmış bir fıçı bira alırlardı. Depozitesini ödeyip bir de ahşap muslukla beraber pikniğe gidilirdi.
Tahta musluğu fıçıya birayı taşırmadan çakarcasına takmak zor işti.
Döner için de Sirkeci Konyalı'ya sipariş verilir, piknik günü tam teşekkülü gelen temiz pak giyimli dönerci ustası tezgahını kurar, zevkle piknik yapılırdı. Ahşap fıçıdan içilen Tekel birasının köpüğünün lezzeti bir başkaydı, öyle metal fıçınınkine veya teneke kutu biraya benzemezdi.
Tarihi binanın kapısında 2016 yılı Ekim sonu mermerciler vardı, içeride ise hummalı tadilat çalışmaları. Arkada ise ne ara yapıldıysa Hilton Bomonti Oteli yükselmişti, karşısında Mimar Sinan Üniversite binası duble yollar, Bomonti'nin sakin havasından eser kalmamış.
Merak bu ya güvenlikten geçip içeri girdiğimde fabrikanın bahçesinde bambaşka bir dünya ile karşılaştım. Babylon, Delimonti, Atelye gibi bir çok mekan, sergi salonu, canlı müzik sahneleri restoranlar, şarküteri, fırın, dükkanlar, kafeler, barlar daha neler neler.
Sanki o Tekel Binası gitmiş, yerine Bomonti adıyla bambaşka bir dünya kurulmuş. Biraz daha ilerledim mekanlara girdim bazılarında tarihi dev bira kazanları abideleşmiş, etrafı masalarla donatılmış, tuğla duvarlar orijinal hallerinde bırakılmış, üstüne üstlük tarihi fabrikanın tarihi bacası da sanki yarın imalata geçilecekmiş gibi hazır gibi korunmuş.

Kadıköy Altıyol Bahariye Caddesi Opera Sineması 1971'den 2016'ya

İstanbul'un yaya trafiği oldukça fazla olan Altıyol ve Moda'ya doğru uzanan devamında Bahariye Caddesi üzerinde Opera Sineması. Sinemada duman başlamış yangın öncesi İtfaiye anında yetişmiş yangın büyümeden söndürülmüş matine ve film gösterimi kısa süre sonra devam etmişti.
Gel zaman git zaman 1971 yılından bu yana 45 yıl geçmiş bu zaman zarfında sinema değişime uğramış, Opera Sineması Opera Onur Çarşısı olmuş, Bahariye Caddesi araç trafiğine kapatılmış, raylar döşenip Anadolu yakasında günümüzün tek tramvaylı yer ünvanına sahip hat üzerinde Kadıköy - Moda ring seferleri yapılmaya başlamış.
Cadde yine aynı yine butikler, alışveriş dükkanları sanat etkinliklerinin düzenlendiği gösteri merkezleriyle pek fazla yozlaşmadan faaliyetine devam ediyor. 1926 inşa tarihiyle Süreyya Operası da tertemiz duruyor.
Kars Pastanesi yok artık, Moda Burnu'na uzanan ahşap köşklerin bir çoğu betona yenik düşmüş, küçük alanlara park yapılmış, Moda Burnu'nda eski ağaçlar biraz daha yaşlanmış, Zeynep Kamil Çay Bahçesi nasıl olmuşsa olmuş, Moda Çay Bahçesi adıyla olduğu gibi yerli yerinde duruyor, tek farkla ahşap sandalyeler yerini plastik olanlara bırakmış.


70'li yıllarda Eminönü Yeni Cami'den Haliç'e bakıyoruz


1980 öncesi çekilen bu fotoğrafın bize en yakın alt köşesinde otobüs durakları var. Bir Anadol bir de Wolkvagen minibüs yollarda. Deniz tarafını Mısır Çarşısına bağlayan, üzerinde Türk Ticaret Bankası yazılı bir üst geçit, merdiven altında Halk Ekmek satış dükkânı hizmet veriyor. Ohooo denizin rengi biraz bulanık görünüyor yoksa kanalizasyon mu akıyor. Çok eski yıllarda orada bir umumi tuvalet varmış zaten.
1980 sonrası tek tip beyaz renge boyanmış olan Kasımpaşa-Eminönü arası çalışan renk ahenk motorlar sıraya dizilmiş. Hoş aynı iskeleyi kullanan Eminönü-Karaköy kayıkları da var, Galata Köprüsü'nü yürümeden geçmek için kullanılan. Deniz havası iyidir diyeceğim ama burada değil tabii, zira pek de hoş kokmazdı. Haliç o yıllarda ta ki, İstanbul'un efsane Belediye Başkanı Bedreddin Dalan'ın müdahalesi öncesine kadar.
Deniz tarafı ve Mısır Çarşısı yanı boş alanlar klasik otopark olarak kullanılır, Eyüp dolmuşları da buradan kalkardı.
Hani şu strapenteli olanlardan. Migros ve Gima satış mağazaları henüz faaliyetteler, peynirciler Çarşısı'nda birçok manav var. Hem de en ucuzu en tazesi çeşitleriyle tam bir alış veriş merkezi konumunda.
Fiyatlar niye ekonomik derseniz biraz ilerde İstanbul Sebze ve Meyve Hali var hem de sebze meyve kasaları sırtta taşınıp gelecek yakınlıkta.
Yağ İskelesi hemen denize burun yapmış, arkasında İstanbul Ticaret Odası binası.
Kurtuluş Savaşı'nda Yağ İskelesi dükkânları mühimmat saklayıp, depolamada kullanılmış, savaşa katkıda bulunmuş.
Ne var ki iş yerlerinin restore edilip hepsi birer butik otel, restoran, bar, eğlence merkezi olabilecekken üzerlerinden dozer geçmesi uygun görüldü. Oysa kıyısına bir kaç mavna bağlanıp, eski daracık sokaklarında İstanbul'un mistik havası burada turistlere yaşatılabilirdi, olmadı olamadı.
Karşı kıyı Perşembe Pazarı paralelinde ilerliyoruz yağlı boya tablo misali renkli mavnalar, köhne, dükkânlar, evler omuz omuza akıbetlerini bekler gibiler. Köprüden önce son durak misali İstanbul Balık Hali, Sokullu Mehmet Paşa Camisi eteğinde, Unkapanı Atatürk Köprüsü yanı başında. Köprüyü geçince Haliç Tersanesi'nin anıtsal taç kapısı ile karşılaşırdık. Kapı şimdi nerede bilinmez ama geçmişte tam da burada arzı endam ediyordu ve tersaneler, gemi söküm yerleri, koca koca gemiler, ağırlaşan koku, yoğunlaşan deniz suyu ile içerlere devam ediyordu.
Hay aksi fotoğrafın renklerinde bir solgunluk, bir mavileşme mi başlamış ne olacak işte kör olası zaman.

Dolmabahçe'de Neler Değişti Neler...

O yıllarda Havagazı kullanırdık, ocaklarda yemekler havagazı ile pişerdi, banyoda Jungers şofbende ki su havagazı ile ısınırdı. İşte bu yüzden Mithatpaşa Stadı arkasında bulunan gazhane deposunun tavan seviyesi çok mühimdi.
Her geçişde gazhaneye bakılırdı. Depo doluysa kubbe yukarı çıkardı, gaz abonelere tazyikli gelirdi. Şofben ve havagazı ocakları iyi yanar, su güzel ısınırdı. Kubbe tavanı yerlerdeyse ocaklar mum alevi gibiydi, çay demlemek için kısılırsa kendiliğinden sönerdi. İşte bu nedenlerle stadın arkasından dolanırken, Maçka Bayıldım yokuşundan inerken gözler hep gazhanedeydi.
Bayıldım yokuşu Taşlık Gazinosu ve taşlık Çay Bahçesinin, tenis kortlarının yanından geçerdi, parke taş kaplıydı ama kar yağınca, buz tutar araçların kaymasına yol açan sürücülerin korkulu rüyasıydı. Viraja giren araç buzlu zeminde buz pateni yaparcasına göz göre göre kayardı, bir yere toslamadan durmak kaçınılmazdı.
Bir gün eyvah o da ne denildi, görünen bir inşaat vinciydi. Taşlık gazino ve çay bahçesi yıkılmış, Dolmabahçe Sarayının ensesinde hummalı bir şekilde Swiss Hotel faaliyeti başlamıştı. Turgut Özal dönemiydi.
Bu inşaata nazire yaparcasına bir başka yerde bir başkası başlamıştı, bu da Beyoğlu ilçesi sahası olan yerde Gök Kafes ismiyle anılıp yükselecek, dönemin belediye başkanı Bedreddin Dalanın tüm eleştirilere “Bitince kalem gibi bir bina olacak” dediği gökdelendi.
Biraz kalınca bir kalem, hatta kazık gibi olacağını nereden bilinebilirdi ki o yıllarda.
Statın arkasında Küçük Çiftlik parkı vardı, akşamları konserler olurdu, bahçeyi aileler doldururdu. Zeki Müren’i gümüşi simli lame saboları üzerine mini şortlu kıyafetiyle burada izlenip, seyredilmişti. O park sonraları Luna Park oldu. Şimdi de dünyaca ünlü yıldızların konserlerine ev sahipliği yapıyor.
Stadın tam arkasında bulunan alana her yaz İtalyan şirki gelirdi, sirk çadırı kurulur, sirk personelinin karavanları ile aslanların, atların, maymunların kafesleri kurulurdu, filin yeri yapılırdı. Sirk olmadığı zamanlar stat dışında beton alanda top oynamak ayrı bir heyecan verirdi. Bir de ara yol vardı, Bayıldım yokuşundan veya Beşiktaş İstikametinden gelip, kaldırım taşını aşıp, stat arkasından, Beleş Tribün altından geçerek bir kaçamak yapar, stadın isminin yazdığı kapısı önünden Gümüşsuyu yokuşuna trafik ışıklarına, polis kesintisine takılmadan çıkardınız.
Stattan bahsetmişken Mithatpaşa veya sonraki ismiyle İnönü Stadında gece maçı oynanmazdı. Yıllarca hatta 80 lere kadar böylece devam etti, sebebi stadın ışıklandırma sistemi yoktu. Dolaysıyla spotları taşıyan pilonlar yoktu. Duhuliye, ayakta seyirci dâhil full haliyle 52.500 kişi kapasiteli stadın ışıklandırması, 1973 tarihli Birinci Boğaziçi Köprüsünün bitiminden çok sonra yapıldı. Seyircilerin gözüpek olanlarından bazıları ışıklandırmanın yeni yapıldığı ilk yıllarda canını hiçe sayar, maçı seyretmek için bu direklere bile tırmanırdı. İnönü Stadı, İstanbul’da birinci lig maçlarının oynandığı, Fenerbahçe’nin Çarşamba günleri antrenman yaptığı kentin tek stadıydı...

Avrupa Yakası Dolmabahçe Sahilinde Değişim Rüzgarı...
Çok gerilere gitmeden 50 yıl civarı bir zaman dilimi öncesiydi. Avrupa Asya kıtalarının en işlek günleri iki kıtayı bağlama görevi ve de yükü 1973 yılı Birinci Boğaziçi Köprüsü yapılana dek araba vapurlarının üzerindeydi.
En büyük feribotlar Hüseyin Haki, Orhan Erdener isimli olanları 50-52 otomobil alırdı. Onlara daha az araç alan Hürriyet, Kartal, Kızkulesi, Kuruçeşme, Karaköy, Kasımpaşa isimli olanlarda eşlik ederdi. Ha bir de yandan çarklı Kuruçeşme vardı, feribotun yolcu salonu yoktu.
Denizcilik İşletmesinin Marmara, İzmir, Samsun, İskenderun, Karadeniz, Akdeniz isimli dev gemileri Galata Rıhtımı'na gelişleri, sefere çıkışları seyirlikti, görkemliydi, kuğu gibiydiler. Limanda yer olmadığı zamanlar kalkış saatlerine kadar onlara git Dolmabahçe açıklarında demirle denirdi. Bandırma seferi yapan Gemlik, Ayvalık da bunlardandı.
Tüm lig maçlarının oynandığı, törenlerin yapıldığı Mithatpaşa Stadı kentin tek büyük stadıydı, her yıl yazın stat arkasına İtalyan Medrano Sirk çadırı kurulurdu. Biraz ilerisinde Küçük Çiftlik Parkı'nda Zeki Müren konser verirdi. Çevrenin havagazı ihtiyacını karşılayan gaz deposu tam da buradaydı. Statta maç yayını yapılırken kaleyi tarif için Gazhane tarafında ki kale ifadesi çok kullanılırdı, diğer kalenin tanımı deniz tarafıydı. Dolmabahçe'den Mithatpaşa Stadı yanından Gümüşsuyu, Taksim istikametine yokuşu troleybüsler, otobüsler, dolmuşlar çıkardı. Çıkarken maç oynanıyorsa otobüsün virajı dönerken sağa yatan sahanlık penceresinden "Beleş Tribün'e" de bakılırsa sahadan bir karış yer görülürdü.
Altınkum, Halas, Sarayburnu, Küçüksu, Güzelhisar gibi kömürlü gemiler kömür ihtiyaçları Fındıklı önlerine Kuruçeşme kömür deposundan gelen kömür yüklü gemiden küfelerle sırtta taşıyarak yapılırdı.
1974 yılına gelindiğinde daha öncesinden Park Otel, Pera Palas vardı da şehrin tek büyük oteli olan denizden kesintisiz görünen Hilton'a da kardeş Taksim İntercontinental ve akabinde Elmadağ Sharaton Otelleri devreye girmişti. 1980'ler gelindiğinde ise AKM'de "Deli Dumrul" isimli tiyatro oyunu gösterimdeydi. Müthiş sergiler açılırdı, sanattan anlayanlar, konserler, resitaller, bale gösterileri, operalar her bir etkinliğe bilet bulabilmek için günler öncesinden sıraya girerlerdi.
Günümüzde isimlerini saydığım gemilerin hiç biri yok, Mithatpaşa Stadı, İnönü Stadı olarak uzun süre varlığını sürdürmüştü. Ta ki yerine Vodafon Arena yapılıncaya kadar, stat yanına ve karşısına daha önceden 80'li yılların ilk yarısında Süzer Plaza ve swiss hotel inşa edilmişti, AKM yıllardır terkedilmiş halde, sahil yeni iskeleye gebe...

70'li yıllarda Dolmabahçe Camisinden Kabataş'a Bakış...

Kabataş iskelesinden iyi izmarit balığı tutulurdu, dip net şekilde görülür, balığın gelişini görerek avlardınız, yüzenler de vardı, camiye doğru uzanan set, yazın adeta plaj gibi olurdu.
Kabataş Setüstünde bulunan Ömer Avni Camii (minaresi görülüyor) yanında Çürüksulu Mahmut Paşanın konağı vardı, sonraları yıkılıp HA Han olmuştu. Yine Set Üstünde tek katlı Altınmızrak Gençlik Klübü vardı. Müjdat ve Mustafa Fenerbahçe'ye bu kulüpten transfer olmuştu.
Altınmızrak kulübünün üzerinde Rota Apartmanı yanında ki merdivenlerden freni patlayan kamyon set üstüne düşmüştü. Amerikalı deniz askerlerine yapılanları, denizden toplanışlarını Sebil adlı çay bahçesi üstünden yani Altınmızrak kulübü önünden izlenmişti. Üsküdar Kabataş arası çalışan araba vapurları, iskeleye yanaşır, iskelelerin yanında kömür almaya gelen gemiler bekleme yapardı, geceleyen de olurdu.
Belpet akaryakıt İstasyonu vardı ama Üsküdar Kabataş arası dolmuş motor taşımacılığı yapılmazdı. Maç motorları sadece maç günleri Kadıköy'den yolcu getirir, yolcu alırdı. Biraz daha ilerde Yalova-Çınarcık iskelesi vardı, Fenerbahçe, Paşabahçe adlı şehir hatları vapurları sülün gibi gelir, ekspres seferleri buradan yaparlardı.
70 li yıllardan önceki yıllarda Liman Kitabesi iskele meydanında, araba vapurlarının yanaştığı iki iskele arasındaydı, sonradan camiye doğru bugünkü yerine taşındı. Fatih'in çizmecibaşı mezarı yine bugünkü yerindeydi, üzerinde bulunan çınar ağacının bir büyük dalı daha vardı.
Arabalı vapurla Üsküdar'a geçmek isteyenler meydanda 10-15 sıra yan yana dizilirler, akşam saatlerinde araçlar meydana sığmayınca arka arkaya Meclis-i Mebusan Caddesi boyunca uzanırdı. Bu sıraya Sirkeci Aşirefendi'den gelen nakliye kamyonlarının eklenmesiyle sıranın ucu Salıpazarına dek devam eder, hatta daha da geçerdi.
Fındıklı önlerindeki dubaya bağlanan kömür şatları gemilerin kömür takviyesini bitirince saat 15.00 gibi Kuruçeşme'ye dönerdi. Kömürlü gemiler iskeleye yanaşıp kalkışlarında gemiye çıkanlar büyük keyifle denize atlar, uskurun tepkisiyle gemiden hızlıca uzaklaşırlardı. Soldaki kalafat yerinde Cami kıyısında Amerikan motoru bekleme yapardı.
Caddeden muhtemelen Ortaköy Aksaray troleybüsu geçiyor, bununla beraber Dolmabahçe'den Mithatpaşa Stadı yokuşunu Taksim'e doğru tırmananlarda vardı. Taksim Sirkeci dolmuşları Kabataş'tan geçerdi, dönüşü Taksim'den Tophane'ye inerek yaparlardı.
Kabataş Setüstüne çıkan merdivenlerin çimenlik alanına günün tarihi hergün beton kalıptan yapılmış iri rakkamlarla yazılırdı. Vapurdan inenler günün tarihini görürdü. Adalara su taşıyan Koşar gemisi günümüzde deniz otobüslerinin bulunduğu yerde su ikmali yapar, haftada bir veya iki gün su taşırdı. Boğazda denize sıfır kumsal sadece Fındıklı Parkı sahilindeydi. Dizine dek suya giren bazı kadınlar Hıdrelezde gün doğmadan yedi dalgadan su alırlar, minik şişelere koyarlardı. Hem karada hem denizde gidebilen otomobil 60'lı yıllarda yine karaya bu sahilden çıkabilmişti.
Galata Limanına yanaşamayan Cambera, France, Queen Elizabeth 2 gibi transatlantikler Kabataş-Dolmabahçe açıklarına demirlerdi. Yolcusunu maç motorlarıyla sahile Dolmabahçe meydanına çıkartırlardı.

Üsküdar'a giderken aldı da bir yağmur. Katibimin setiresi uzun eteği çamur. Katip uykudan uyanmış gözleri mahmur.


Üsküdar İstanbul'un en eski semtlerinden biri olma özelliğini yıllarca korudu. Sokağa kaykılmış cumbalı ahşap evleri, Arnavut kaldırımlı taş sokakları, köhne elektrik direkleri, yelekli, köstekli saat kullanan efendileri, Çiçekçi, Duvardibi, Haydarpaşa güzergahını takip eden strepenteli dolmuşları, Şemsipaşa Camisi önünde demirlemiş mavnaları.
"Üsküdar'a giderken aldı da bir yağmur" şarkısının utla çalınan halini kulaklarınızda duyar gibi olur, duymasanızda Üsküdar'a gelince içinizden mırıldanma ihtiyacı hissederdiniz. Akşam güneşi'nin Rumeli Yakası'ndan batışı bir başka olurdu Üsküdar'dan seyrederken. Arabalı Vapurlar Karamürsel, Kızkulesi, Kasımpaşa, Karaköy, Kuruçeşme, Hüseyin Haki, Orhan Erdener Kabataş ile Üsküdar arasında köprü olurdu. Uzun bacalı kömürlü vapurların Üsküdar iskelesine yanaşmaları şölen gibiydi. İskele meydanı, akşamları evlerine gitmek için kıyısına yanaşan vapurlardan inenleri adeta kucaklar, ihtiyaçlarını karşılamak için beklerdi. Meydana park eden araçlar arasında dönemin volkvagen minibüsü, Chavrolesi, Playmut'u, Dodge'si vardı. Kıyıda bağlı dalgalarla sallanan kayıklardan günün en ekonomik balıkları satın alınır, minibüs, dolmuş, tramvay ne bulunursa binilip gidilirdi. Semsipaşa Camisinin sahili, bilhassa mavnalı görünüşü yağlıboya tabloydu hemde seyirlik tablo, ayrılmak istemezdiniz, sahilde iki de büyük tekel binası vardı.
Ya peki şimdi... Üsküdar atlama rampası, basamak semt, aktarma istasyonu, ruhsuz, metalik, betonik, mekanik...

İnönü Stadı'nda dünden bugüne ne kaldı?
İşte bir zamanlar heyecanların doruk noktasına eriştiği, yerin göğün gol sesleriyle çınladığı Mithatpaşa ve sonradan Beşiktaş İnönü Stadı olarak anılan tarihi mabed, 01.Eylül.2013 sabahı bu durumdaydı.
Yeni açık gazhane tarafı yerle bir olmuş, kapalı tribün yıkımı ise bitti bitiyordu. Bir kaç gün sonra kapalı tibün yıkımı kulelere dek yıkılmıştı. Ofislerin ve Beşiktaş Müzesinin bulunduğu kulenin penceresinden dumanlar yükselmeye başladı ve yangın başlangıcı itfaiyenin zamanında müdehalesiyle söndürüldü. saha içi kazı çalışmaları derinleşiyor, deniz seviyesine dek iniliyordu.

Her yerinde ayrı bir hatıra taşıyan stat sadece futbol maçlarına değil, 23 Nisan, 30. Ağustos, 19 Mayıs Gençlik ve Spor bayramı gösterilerine, The Scorpions, Bon Jovi, Guns and Rozes, İron Maiden gibi daha nice grupların konserlerine ev sahipliği yapmış, Madonna, Michael Jackson gibi dünya starlarını şarkıcıları da ağırlamıştı.
İnönü Stadıyla ilgili anıları kapsayan geniş çalışma, sihirlitur.com Nostalji bölümünde.



2014 Yılı Nisan ayı sonunda sürmekte olan stad çalışmaları ile kapalı tiribünlerin maçka tarafı tamamlanırken Gümüşsuyu tarafında zemin sağlamlaştırma amacıyla sütunlar çakılarak, Dolmabahçe yolunun sabitlenmesi sağlandı.

Taşlık Gazinosu ve Taşlık Çay Bahçesi
Maçka'da bulunan Taşlık Çay Bahçesi ve Taşlık Gazinosu İstanbul'un en nezih mekanlarından biriydi. Geniş bahçe aşağı doğru kademelerle iner, hiç bir masa diğerinin görüşünü engellemezdi. Taşlık çay bahçesinin göze sığmayan manzarasının ufuk hattında tarihi yarımada ve Ayasofya, Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camii siluetini görürdünüz. Bahçenin hemen bitiminde ise tenis kortlarında yapılan müsabakalar oyalanmanızı sağlardı. Taşlık Çay bahçesinde çayın fiyatı diğer çay bahçelerine göre biraz daha pahalıydı, buna karşın müşteri kitlesi elitti. kimse kimseyi rahatsız etmez, orta yerde çocuklar koşmaz, huzurlu şekilde temiz hava alınır, geç saatlere kadar ailece oturulurdu. Taşlık Gazinosu da yine tanınmış lokallerdendi, gazinonun son yıllarında Dalida gibi ünlü şarkıcıların verdiği konserlerin yanısıra, ünlü italyan şarkıcı, sunucu, yıldız Rafeella Carra'da gelmiş, dans pistinde hayranlıkla takip edilen dansını sergilerken kendi de eğlenmek için burayı seçmişti. Bir gün ne gazino, ne çay bahçesi kaldı, anılar tarihe geçmişe gömüldü ve aynı yerde Swiss Hotel yükseldi.

Kahverenginden Maviye, Göksu Deresi Eski Günlerine Kavuştu.


Boğazın nadide semtlerinden biri olan Anadolu Hisarı’nda ki Göksu Deresi, tarih boyunca Küçüksu Çayırı yanında eşiz güzellikteki konumunu korumuş.
Boğazın içinde gizli bir dünyaya açılan bu dere kenarında boğaz yalıları gibi olmasa da daha mütevazı ahşap evleriyle, mezarlıkları, yorgun balıkçıları, renk ahenk tekneleri, salaş kahvesleri, ressamların tablolarına, gravürlere, kartpostallara konu olmuş.
Yıllar yılları kovalamış, çevrede yapılaşma arttıkça dere kirlenmiş, kokuşma başlamış, evler yan yatmış ve boşaltılmış. Dere boyunca uzanan kıyılarda sazlıklar oluşmuş, terk edilen tekneler sular altında kalmış, çevre kirliliği görsel güzellikleri silip süpürmüş.

Göksu’nun eski halini bilenlerin gayretiyle birden değişim başlamış, semt eski şaşaalı dönemine yeniden kavuşmuş. Ahşap evler restore edilmiş, yamaçlara yeni yeni siteler kurulmuş, derenin suyu kahverenginden maviye dönmüş, dere kenarına iç kısımlara varıncaya kadar birbirinden güzel kafeler, çay bahçeleri, restoranlar yapılmış.
Göksu dersi renklenmiş, çiçeklendirilmiş, kürek çekmenin, oturup bir kahve içmenin zevk verdiği hale bürünmüş.
Eskimiş çürümeye yüz tutmuş balıkçı kayıkların yerine, şimdilerde milyon dolarlık tekneler halat bağlar olmuş, dere adeta eşi benzeri bulunmaz korunaklı bir marinaya dönüşmüş. Günümüzde Göksu uzun süreli kahvaltıların yapıldığı, keyifli yemeklerin yendiği, huzur sığınağında konaklama bile yapılabilen lüks bir seçenek olmuş.

Not: Rivayet odur ki varlıklı bir aileye mensup yöreden yeşil gözlü bir hanım, kurt köpekleriyle beraber ara sıra yukarılardan aşağılara yani Göksu Deresine inermiş. Gel zaman git zaman geçmişte durumu çok iyi iken sonradan işleri bozulan bir gence âşık olup evlenmiş, yokluk içinde çoluk çocuğa karışmış. Aşkları dillere destan olmuş.
Fotoğrafların bir bölümü (sırasıyla 1,3,4,5 1976 yılından, diğer son üç 2014 yılından.

Eminönü'nde yaşlı bir çınarın son 40'yıllık öyküsü
Eminönü Yeni Camii arkasında, Çiçek Pazarının yanında bir park vardı, parkta'da bir çok ağaç bir de geniş gövdeli bir çınar. Altında oturup çay içilen, gölgesinde yorgunluk atılan. Genellikle araç trafiğinin park ve cami arasında ki yoldan aktığı 70'li yıllarda bölge kalabalık olurdu, Çiçek Pazarına çiçek, fide almaya gelenler araçlarını buraya bu ağaçın önüne park ederlerdi, bir de türbelere bitişik sırayla uzanan dükkanların biri Altın Kasap ismiyle ünlenen bir kasap dükkanıydı, iyi et satardı, memurlar iş çıkışı mutlak et ihtiyaçlarını buradan alırlardı. Kasap ağacın bir kaç metre gerisindeydi.1976 yılıydı bu yaşlı çınarın gölgesinde dinlenip, bir kaç lokma atıştıran ihtiyarlar ilgimi çekmiş olmalı ki fotoğraflamışım.
Yıllar yılları kovaladı 1990 yılına gelindiğinde aynı çınar ağacının etrafının kapatılıp çay ocağı ve hem de Eminönü Ziraat Odası Başkanlığı olarak hizmet verdiğini fotoğraflamıştım. Ziraat anlayışı ilginçti.
Yıl 2013 aynı mevkiide bu defa yıkım başladı ne var ne yok yıkılıp meydan boşaltıldı, ağaçlar bütün çıplaklığı ile ortada kaldı. Araç trafiği daha önceden kapatılan alandan itibaren 2014 yılında toprak olan park alanı zeminine taş döşendi, ortasına kare ve kenarlarına üçgen çıkıntılı yıldız şekilli bir süs havuzu yapıldı! Aynı ağaçın yanı başına belediye zemini yükseltip bir de kafe salonu ve bahçe inşa etti, ağaç gövedesinin iki metresi toprak altına girdi Günümüzde ağacın etrafında turistler oturuyor, biraz yüksekten etrafı seyrederek gölgesinde dinleniyor. Ne var ki havuzun yeri veya fiskiyeli olması hatalıydı. Gerek bahçede oturanlar, gerekse yanından geçenler süs havuzunun fıskiyesinden rüzgarın esmesiyle uçuşan, ıslatan su zerrecikleri yüzlerine yapışsa da ağaç için belki de iyiydi!

Dünün Hapishanesinden Günümüzün Beş Yıldızlı Oteline!
Sultanahmet Meydanının doğusunda yer alan tarihi Sultanahmet Cezaevi günümüzde beş yıldızlı defalarca ödül almış Four Season Hoteli olarak hizmet veriyor. 1818-19 tarihlerinde inşa edilen yapı, Bayrampaşa Cezaevinin açılmasıyla 1969 yılında kapatıldıysa da 1980 yılında askeri ceza evi olarak yeniden açılmış, 1986 yılında sıkıyönetim halinin son bulmasıyla kapatılmış oldu. Bin kişi kapasiteli cezaevi binası, uzun süre boş halde kaldıktan sonra 1990 yılında kültürel etkinliklerde kullanılmak üzere Kültür ve Turizm Bakanlığına devredilmiş, 1992 yılında otel olarak hizmet vermek üzere Sultanahmet Turizm A.Ş kanalıyla 49 yıllığına kullanım hakkı verildi. 1994 yılında Four Season Hotel Sultanahmet olarak üç yıl süren tadilatı yapıldı ve 1996 yılı sonrasında beş yıldızlı bir otel olarak konuk ağırlamaya başladı. Günümüzün gözde otellerinin başında yer alan dünyanın en iyi otelleri sıralamasında başı çeken otel, gerek tarihi yarımadanın en önemli noktasında bulunması, gerekse işletme başarısı ile hayranlık uyandıran konuma kavuştu. Four Season Hotel, cephelerini süsleyen duvar çinileri, duvar çeşmesi, ilginç kuleli mimarisi, çiçeklerle bezenmiş pencereli odaları, cazip salonları, teras ve avlu bahçesi İstanbul'un en gözde konaklamak için can atılan mekânlarından biri olarak faaliyetine devam ediyor.

Sultanahmet'in hızlı gelişip değişen sokakları!
Sultanahmet Meydanı, 1960'lı yıllarda hipplerin İstanbul'da ki buluşma noktaları, merkezi, Nepal, Katmandu'ya otobüs seferlerinin yapıldığı, ucuz pansiyonların derme çatma yerlerde kalanların konakladığı, Yener Baba'nın parasız turistlere bedave yemek verdiği bir yerdi. O dönemin en ünlü yerlerinin başında hala ününü koruyan Pudding Shop gelirdi. Fazla otel yoktu, ahşap evler, tenha sokaklara pek kimse girmezdi.
Oysa sekli yıllara gelinirken müthiş bir değişim başladı öncelikle Çelik Gülersoy'un elinin deydiği her halinden belli olan Soğuk Çeşme Sokağı, İstanbul Kütüphanesi, Yeşil Ev (Konak) restore edildi, devamında semtin çapı biraz daha genişleyerek III.Ahmet Çeşmesinden Cankurtaran'a doğru inmeye başladı alt paralel sokaklarda restoran ve pansiyonculuk gelişti.
Tam manasıyla aynı amaca hizmet eden bütünüyle bir turizm kompleks oluştu. İshakpaşa Caddesi de değişim gösteren yerlerden biri. Topkapı Sarayı dış avlusuna bitişik ahşap evler bir bir restore edildi, butik oteller yapıldı, Cankurtaran'a inen o köhne, hüzünlü, tenha yoldan eser kalmadı.

ORTAKÖY'ÜN HIZLI DEĞİŞİMİ, NEREDEN NEREYE
İstanbul’un en hızlı değişim gösteren semtlerinden biri de Ortaköy. 90’lı yıllara gelene kadar bilhassa 70’li yıllarda Ortaköy’ün daracık sokaklarında son derece sakin sessiz bir yaşam sürülmekteydi. Sahilde iki üç tane salaş kahve, denize karşı çay içmek isteyen az sayıda müdavimi, yaşlı emekliyi, okulu kırmış gençleri ağırlamaktaydı.
Sokak aralarında bulunan az sayıda dükkânlardan birinde ahşap şarap fıçısı yapılırdı. Bir başkası balıkçıların tekne motorlarının bakımıyla uğraşırdı. Sokak arasına çekilmiş tekne de görürdünüz, pencerelere asılmış çamaşırların yanından da yürürdünüz. Sokaklarda ise ne oturan ne tezgâh açan olmazdı. Bacası tüten iki en fazla üç katlı evler boyasız, sıvası dökülmüş tuğlaları görünen bir vaziyetteydi. Ortaköy İskelesi kömürlü gemiler yanaşınca yolcuların geçişiyle biraz hareketlenirdi. Onu Ortaköy Hamamı, Ortaköy cami takip ederdi. Meydanda bar yoktu, restoran yoktu, kumpirci, midyeci yoktu. Balıkçı sabahları plastik leğenler içinde tuttuğu istavrit, çinakopları satardı, yanı başında her daim birkaç miskin kedi görünürdü. Meydanda bir de çocuk kaydırağı vardı.
Evlerin dışı genelde sarıydı, Ortaköy Hamamı altında inşaat malzemeleri, kereste satılırdı. Ünlü mimar ailesi Balyan’lara ait olan silindirik cumbalı tarihi Simon Kalfa apartmanının altında otomobil camcısı bulunurdu.
Kıpırdanma Boğaziçi Köprüsünün hizmete girmesiyle başladı. 80’li yıllarda evler değerlendi, fiyatlar uçtu, el değiştirdi. Ziyaretçiler artınca dükkânlar değişti, evler hediyelik eşya dükkânı, halıcı, sanat atölyesi oldu, gece kulübü, oteller derken en lüks, en havalı işletmeler birbiri ardına açıldı.
Ortaköy Camii ile Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Çeşmesi restore edildi. 90’lı yılların başından itibaren hayat canlandı, sokaklar, meydanlar, el sanatları, incik, boncuk tezgâhlarıyla doldu, kafeler, barlar, restoranlar uğrak yeri oldular. Ortaköy’e gelenler için araç park edecek yer bulunmaz oldu. Semtten direk geçiş bile trafik yoğunluğuna sahne oldu.
Ortaköy’ün en belirgin, ender görülen bir başka özelliği ise Ortaköy Camii, Ayios Fokas Rum Kilisesi, Musevi Cemaati Sinegog’unun aynı üçgen içinde yer alıyor olmasıdır.
Ortaköy, sarayı, köprüsü, seyrangah denizi, temiz havası, renkli dünyasına sokak satıcıları, gençliği, ağız tatları birleşince kent içinde büyülü bir atmosfere bürünüyor. İsteyen sahilden kalkıp iki kıta arasında bir saatlik tekne turuna katılıyor, isteyenler kumpirini midye tavasını, kumrusunu alıp sahilde afiyetle yiyor, dondurmacıda, birahanede, kafede, restoranda oturanlar manzaranın tadını çıkarıyoErken gelip kahvaltısını yapanlar, kahve molası verenler, uzun soluklu yemek yiyenler, sabahın ilk ışıklarına dek eğlenenleriyle yeni Ortaköy eskisinden çok farklı olduğunu ispatlıyor.

Tarlabaşı Bulvarı'nın Dünü Bugünü
İstanbul Belediye Başkanı Bedreddin Dalan'ın önemli icraatlarından birisi de Tarlabaşı Bulvarıydı.
İstanbul'un en işlek yerlerinden olan ve tarihi hayli eskiye dayanan daracık caddenin her iki yakasına yapılan binalar nedeniyle mevcut yol, hem her gün artış gösteren tarfik yükünü çekemiyor, hem de keskin dönüşler nedeniyle trafik tıkanmalarına sıkça rastlanıyordu. Bilhassa İngiliz Konsolosluğu önünde 90 derece virajlar barındıran rampa yolun köşelerine karşıdan gelen araç var mı, yok mu diye sürücüler için direkli viraj aynaları konulmuştu.
İstanbul şoförlerinin birbirlerine saygısı olduğu yıllarda, viraj aynasına bakar, viraja girmekte olan araç varsa durur, geçmesi bekler, yola öyle devam ederlerdi. Bu durum 70'lerde de devam etti.
Beyoğlu'nun arka paraleli olan Tarlabaşı yolu üzerinde binalar 5-6 katlı, yola sarkan cumbalı ve eskiydiler.
Binaların alt katları tek tekci denilen meyhane, birahane, dükkan, lokanta, üst katlar, mesken, iş yerleri, bekar odalarıyla doluydu.
Üniversite tarafından hazırlanan proje ile İstanbul Belediye Başkanı Bedrettin Dalan, her türlü muhalefete rağmen kepçeyi Tarlabaşı'na zabıtalarla soktu, yıkım başladı.
Zamanın Turing Otomobil Kulübü Başkanı rahmetli Çelik Gülersoy "Tarihi merkezler metroyla geçilir, yıkmayalım, küçük küçük butik oteller yapalım, mimari dokuyu islah edip koruyalım, çevreye çok turist geliyor, buraya bir eğlence sitesi kazandıralım" dediyse de dinletemedi. Proje sahibi komite "Bizde bu binalardan çok var, yıkılmasında sakınca ve kayıp yoktur, temizlenir" şeklinde görüş bildirdiler.
Yıkım kısa sürede tamamlandı bir kaç itilaflı bina bulvarın açılmasına dek direttiler, yol üstünde kalan binalar bir taraftan yıkılırken diğer taraftan yol düzenlemesi yapılıyordu. Bulvar açıldı, tarfik akışı hızlandı, sürücüler "oh be meğer yıllarca eziyet çekmişiz" dediler.
Yıkım sayesinde yeni açılan bulvara yan cepheleri olan binalar, birden ön cepheye kavuştular, Bedreddin Dalan Tarlabaşı Bulvarının seneler içinde ikinci bir Beyoğlu Caddesi olacağını söyledi, binaların değerleri katlandı. İşte o proje, belediye yöneticileri değişse bile devam etti. Yeni binalar yapıldı, eskiler restore edildi, orta refüje ağaçlar dikildi, en son olarak da Tarlabaşı Bulvarı sonu açılan tünel ile Taksim geçisi sağlandı.

Zaman ne gösterir bilinmez ama gün gelir Beyoğlu gibi Tarlabaşı Bulvarı da gelişir, mekanlar, butikler, restoranlar, turistik eşya dükkanları, kafeler, barlar, oteller açılırsa, yaya trafiği artarsa ve sonucunda Tarlabaşı Bulvarı araç trafiğine kapanırsa yeni yapılan tünel de işterliğini kaybedecek ve harcanan paralar toprağa gömülmüş olacak.
Uzak ihtimal değil, 50'li, 60'lı, 70'li yıllarda bir gün Beyoğlu'nun da araç trafiğine kapanacağı hiç aklımıza gelmemişti.

Kent Merkezi Yeşil Taksim
Ayazpaşa Cennet Bahçesi:
Taksim'den Gümüşsuyuna doğru Alman Konsolosluğu ile Park Otel arasında ki sokaktan inip önce sola sonra sağa dönünce, kilise önünden geçerek ulaşılan ve Ayazpaşa’dan Fındıklı’ya uzanan Saray Arkası sokağının devamında cennet gibi bir yerdeydi. Ağaçların gölgesinde kademeli bahçesinde oturup Kızkulesi, Salacak karşısında tarihi yarımadaya, boğaz girişine bakan doyumsuz bir panoramik manzarası vardı. Tahta masalar tahta sandalyelerde oturur, çayınızı, kahvenizi, gazozunuzu yudumlarken ayağınız toprağa basardı. Genellikle aileler ve çok sayıda gençlerin bilhassa flört sevgililerin tercih ettiği, sakin ve sessiz ortamda huzur içinde baş başa sohbet edebildikleri ekonomik olduğu kadar nezih bir çay bahçesiydi. Emsalsiz bir yerdi, herkesin hatıraları vardı, Türkiye Sanayi Kalkınma Bankası tarafından alınarak 60’lı, 70’li yılların ünlü ve sevilen mekânı Cennet Bahçesi kapatıldı, kapısına bankanın güvenlik kapısı inşa edildi, içersi görünmez oldu.
İnönü Stadı arkasında Küçük Çiftlik Parkı vardı, Zeki Müren konser verirdi.
Maçka Parkı üstünde Taşlık Aile Çay Bahçesi vardı muhteşemdi, yıkıldı Swiss Hotel oldu.
Divan Oteli yanında Tenis Eskrim Dağcılık kulübü vardı, bahçesi çok ağaçlıydı, köpeğini gezdirenler, öğlen yemek molasında dolaşanlar, yaşlılar, gazete okuyanlar, Gezi Parkının devamında köprüyü geçip biraz da burada dolaşan çiftler olurdu, kentin ortasında adeta çölde vaha gibiydi, yıkıldı Hyatt Hotel oldu.
Taksimden parka girince Harbiye Ordu Evi yanına kadar en azından bir kilometre yemyeşil bir doku içinde yürüyebilirdiniz. Maçka Hilton arasında kalan bölüm kongre vadisi olmadan önce Spor Sergi Sarayı olarak heyecanlı basketbol maçlarına, konserlere ev sahipliği yapardı. Açık Hava Tiyatrosu önünde araçların fenni muayene işlemleri yapılır, açık hava tiyatrosu konser, sanat etkinliklerinin en önemli merkeziydi. Hilton Oteli eteklerinde bayramlarda ata binilirdi, lunapark ancak öyle günlerde hareketlenirdi, yaya trafiği yoktu, Maçka'ya henüz telefrik hattı kurulmamıştı.

Taksim gezi parkı çok işlek bir park değildi, İnönü heykel kaidesi vardı, sonraları bir meydana iki heykel olmaz diye İnönü heykel kaidesi Maçka'ya nakledildi. Taksim Gezi Parkı'nın caddeye bakan cephesinde 60'lı yılların ünlü Taksim Belediye Gazinosu vardı, defileler, mezuniyet baloları, düğünler yapılırdı. Sergi salonu, çeşitli kafeterya, kebapçılar, pizzacılar, fastfood yemek yenecek yerler, Taksim Postahanesi, THY Bürosu büfeler, otobüs durakları vardı.
Taksim Elmadağ yolu kel değil, çift şeritli ortası ağaç gölgeli, şiir gibi yürümesi zevkli bir yoldu.
   

Karaköy ve alt geçit
Öyle çok eskilere değil, 70’li yıllara uzanırsak çok farklı bir Karaköy tablosu çıkıyor karşımıza.
Karaköy yaya trafiği o yıllarda öylesine fazla ki meydan tam bir curcuna, tam bir keşmekeş haline bürünüyordu. Perşembe Pazarı hırdavatçıların bütünüyle barındığı, çalışanı, ziyaretçisi oldukça fazlaydı, musluk köselesi almaya bile oraya geliniyordu. Bir üstünde ona paralel uzanan cadde Bankalar Caddesi, Osmanlı Bankası'ndan İtalyan Bankası'na dek tüm banka şubelerinin neredeyse tamamı bu caddede yer alıyor, haliyle gideni geleni fazla oluyordu.
Beyoğlu’nun devamı Yüksek Kaldırım yokuşu müdavimleri yine bu yolu kullanıyor. Haliç sahili özellikle boya satan dükkânlarla doluydu. Yolun karşı tarafı ise Karaköy-Kadıköy vapur iskelesi, Necatibey Caddesi için karşıya geçilmesi gereken bir dört yol ağzı oluşuyor. Galata Köprüsünden inen araçlar kıyıya paralel yol alıyor iskele önünden galata rıhtımına paralel ilerliyorlardı. Karaköy Meydanı otobüs, troleybüslerinin de durağı, durağının iç kısmı ise Aksaray-Karaköy strapenteli (bir sıra ara koltuk ilaveli) dolmuşların da kalkış noktası.
Zamanın Belediye başkanı Haşim İşcan Karaköy Meydanına bir alt geçit yapmaya başladı. Bittiği zaman neler söylenmedi ki. “Bu geçit araç trafiğine hizmet vermiyor ki”, diyenlerden tutun da “Haşim İşcan parayı toprağa gömdü” diyenler bile oldu.
Alt geçit deniz seviyesinin altındaydı, İstanbullu için ilginç olmuştu. İçi pasaj gibi dükkânlarla dolmuş, merdivenler kaymak gibi mermerden estetik yapılmıştı. Merdivenlerden çıkanlar ve basamaklar yağmurda, karda ıslanmasın diye üç çıkışın da etrafı camlarla kapatılmış, tavan yapılmıştı. Bütün bu meydana nazır ve asırlık Galata Köprüsü manzaralı, radyo ve elektronik parçalarının satıldığı Selanik Pasajının önünde, geçit’in Tünel çıkışına doğru “Geçit Kafeterya” vardı. Geçit Kafeterya da oturup sosisli sandviç yemek yine o yıllarda yeni bir alışkanlık olan neskafe içmek pek keyifliydi.
Galata Köprüsünden Sirkeci -Taksim, Sirkeci –Nişantaşı arası sefer yapan strapenteli dolmuşlar, Ortaköy-Aksaray troleybüsler i de bu trafiğe katılırlardı. Zamanla alt geçidin mermer basamakların kimi hoyratça kullanmaktan, kimi ağır yük taşıyanların dikkatsizliğinden birer ikişer kırıldı. Bir gün geçit kafeyi söktüler, bir başka gün geçit giriş çıkışların üstünü örten tavan betonları, rüzgâr tutan cam panelleri yok edildi, dolmuş durakları da kaldırıldı“ Meydan açıldı, ferahladı” diyenler oldu. Selanik Pasajı önü yıkıldı.
Belediye Başkanı Bedrettin Dalan döneminde bir gece yangın çıktı, dubalar üstünde yüzen asırlık Galata Köprüsü de yandı. Kazıklar çakıldı, yeni köprü yapıldı, raylar döşendi, hafif raylı sistem yerleştirildi. Yeni köprü beğenilmedi, Yeni Cami siluetini kapatıyor, göze çok batıyor, görüşü kesiyor, ben olsam onu denize kılıç gibi yatırırdım bile diyenler çıktı. Perşembe pazarı esnafının bir bölümü Yeni Yapılan Perpa iş merkezine taşındı, Kadıköy de ki Baylan pastanesi de Karaköy’den ayrıldı.
Perşembe Pazarı boyunca yıkımlar oldu, sahile yanaşan mavnalar kaldırıldı, kıyılara beton set döküldü ve Karaköy ruhunu kaybedip, bugünkü görünümüne büründü.

Boğanın Avrupa'dan Asya'ya Yolculuğu
Alman Kralı II. Wilheim Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit'i ziyaret ederken ülkesinden eli boş gelmemek için beraberinde hediye olarak bir boğa heykeli getirmiş. Boğanın Almanya'dan çıktığı yolculukta ilk durağı İstanbul'un Yıldız Sarayı bahçesi olmuş. Daha sonra Harbiye'de bulunan önceki ismiyle Spor Sergi Sarayı, şimdiki ismi ile Lütfü Kırdar Salonu önüne, beton kaplı alana yerleştirilmiş. Bir tarafında Hilton Oteli bir tarafında heyecanlı basketbol taraftarlarının maçlara geldiği spor salonu arasında yıllarca durmuş. Anı fotoğraflarına dekor olmuş. Günün birinde ani bir kararla boğa buradan alınıp Taksim Parkı'na, daha sonra İstanbul'un Kadıköy yakasına, yani Avrupa'dan Asya'ya taşınmış. Bir süre İskele karşısında bulunan parkta misafir edilmiş, vapur yolcusuyla karşılaşır olmuş. Sonunda buradan da alınıp, şimdiki yerine yani Kadıköy Altıyol Meydanına, araç ve yaya trafiğinin tam ortasına konulmuş. Boğa iri bulun deliklerinden öfkeli nefes alır gibi sert bakışıyla, kendisine ayrılan çiçekler arasında ki, zaten hareketli meydana daha da hareket katıyor. Buluşmaların yaşandığı, beklemelerin yapıldığı kavşakta, adrese gerek görülmüyor. Gençler aralarında randevulaşırken Cumartesi veya Pazar saat 14.00 de, belki de bir başka günün herhangi bir saatinde "boğanın önünde" demeleri yeterli sayılıyor.

Tersaneli Koydan Marinaya geçiş
Boğaz‘a yapılan yolculuklarda, Emirgan’ı geçip, virajı dönerek hafifçe yükselince, ağaçlar arasından kuytu bir konuma sahip İstinye Koyu tüm haşmetiyle gözler önüne serilir. İstinye denince de 90’lı yılların başına kadar ilk akla gelen tersane olurdu. Bu koyda bulunan üç havuz ve atölyelere, genellikle kaza yapmış şehir hatları gemilerinin yanı sıra bakıma ihtiyaç duyulan açık deniz gemileri de gelirdi. Koyun kıyıları ise ahşap tekneler, balıkçı kayıkların, denize açılamayacak durumda olan mavnaların sığındıkları, martıların çığlık çığlığa uçtukları, çocukların kayıktan kayığa atlayıp oynadıkları güzel fotoğraf ve yağlıboya tablo yapmaya elverişli kompozisyonları veren sakin mekânlardı. Genellikle koyun dışında ki kıyılarda Savarona bekleme yapardı. Koyun Yeniköy’e uzanan sahilinde Muhallebici Zeynel, yalılar, çeşmeler yer alırdı. 1994 yılına yani tersanenin faaliyet sonuna kadar, İstinye tersanesine havuzlanmaya gelen gemiler römorkörler yardımıyla havuzlar içine alınarak bağlanır, altına destekleme yapılır, daha sonra tanklarına su alarak batırılmış olan havuzların suyu boşaltılarak tekneler su seviyesinin üzerine yükselirlerdi. Bir gün geçerken bakardınız kömürlü gemilerden Küçüksu havuzlanmış, bir başka gün Suvat, Suadiye veya bir arabalı vapur ya da yabancı bandıralı açık deniz gemilerinden biri. Tamir edilen, açılan yarası kaynaklanan gemiler yine havuzun su almasıyla dibe batar, havuzda ki gemiler suyun içine bırakılırdı. İstinye Koyu o yıllarda derindi, havuzlar taşınıp tersane faaliyetine son verilmeye başlanınca, koya dökülen derenin getirdiği pisliklerle kıyılar çamur doldu, balçık birikti, kokusu değişti, koyun derinliği de azaldı, rengi bozuldu. Bir süre sonra akabinde temizlik başladı atölyeler yıkıldı, tersaneye ait ne varsa söküldü. 2010 yılından sonra koya yüzer marina yapıldı, tekne parkı olarak kiralama başladı. Seyirlik manzarayı değerlendirenler, açtıkları kafeler, pizacılar, kahvaltı mekanları ile trafiğin adım adım ilerlediği koyu cazibe merkezi haline getirdiler.

Tarabya Koyu'nda Çok Şey Değişti.
Boğazın her semti, her koyu ayrı özellik taşır, farklı atmosfer sunardı. Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Emirgan, İstinye birbirine benzemez her birinde başka lezzetler tadar, başka atmosferlere yolculuk yapardınız.Tarabya Koyu denince de ilk akla gelen dev bir otelin kıyısında omuz omuza vermiş, müzikli tavernalar, balık restoranları, koyun içinde renk ahenk ahşap tekneler ve hiç bitmeyen gelip geçenler gelirdi. Tarabya'nın gündüzü canlı, gecesi daha da canlı olurdu, her tavernadan notalar fışkırırdı, sevilen eserler kapılardan, pencerelerden dışarı çıkar, piyaniste içki gönderme yarışı altında birbirini hiç tanımayan insanlar tavernalarda kırk yıllık dostmuş gibi danseder, yemek yer, kadeh kaldırır, eğlenirdi. Koyu arabası içinde turlayanlar bile içeri imrenerek bakari, müzikleri duyunca araçlarının içinde oynamaya başlarlardı. Piyanisler, garsonlar, müşteriler, komiler herkes birbirini tanırdı, isimleriyle hitap ederdi. İçkiler su gibi aksa da, alkol duvarını aşanlar olsa da, hiç olay çıkmazdı, geç saatlerde herkes neşe içinde evinin yolunu tutardı.
Sonraki yıllarda önce Tarabya Oteli kapandı, yıllarca sürecek bir tadilata girdi. Taverna modası geçti, müzikler sustu, semtin özelliğini oluşturan sahilin gözde lokallerinin bir kısmı Etiler'e taşındı. Gün geldi ziyaretciler azaldı. Sonunda kahredici sessizliğe gömüldü. Koyun bir başında bulunan Palet Restoranın üzerinde ki plaj da kapandı....
Belediye işçileri, iş makineleri başladılar çalışmaya, yolu genişletmek adına sahile kazıklar çakıldı, üzerine betonlar döküldü, koyun ortasına yüzer platformlar konuldu, tekneler sıraya dizildi. Otelin tadilatı bitti, yeniden kapılarını konuklara açtı açmasına ama... Ne eski beş çaylarının havası, ne Tarabya Koyunun sıcak samimi havası kalmadı. Tanıdıklar, selamlaşanlar yok oldu, kalanlar yabancılaştı. Tarabya'nın ruhu yok oldu, belki istenen oydu
...

Teneke Mahallesi'nde Doğan Plazalar
Ne olduysa son bir kaç yıl içinde oldu 70’li yıllara bakarsak 80 lere kadar çok hızlı bir değişim yoktu. Bedreddin Dalan'ın İstanbul Belediye Başkanlığı döneminde İstanbul hızla kabuk değiştirmeye başladı, değişim öylesine hızlı oluyordu ki fotoğraflamaya yetişmek imkansız hale geliyordu, çalışma her iki yakada çok geniş alanda yapılıyordu, Boğaza kazıklı yol, Anadolu yakası sahil yolu, Tarlabaşı Bulvarı, Haliç, alt yapı çalışmaları, raylı sistemler, başlı başına çok büyük, ilerde devamını yeni seçilecek belediyelerin yapmak zorunda olacakları çok köklü projelerdi. 2000 li yıllardan sonra bile hala Dalan'ın projelerine devam ediliyor.
Taksim'in hemen altı, Sir Agop Hastenesin yanından Dolapdere'ye inerken sol tarafınızda bir yamaç yer alırdı. gözünüze çarpan tahta, saç barakalardan oluşan küçük bir yerleşim di. Burası Teneke Mahallesi olarak anılır, her şey göz önünde yaşanırdı. Çöplükte oynayan çocuklar, sağa sola serili iplerde kurutulan çamaşırlar, tiyatro platformundan farksızdı. Oysa elli adım yanı İstanbul'un yani kent merkezi Taksim'di, siluete baktığınızda beş yıldızlı otellerin roofları görünürdü. Arsalar kıymetliydi, çok geçmeden Teneke Mahallesi ortadan kalktı, yerlerine birbiri ardına binalar, plazalar yükselmeye başladı. Yüzüne bakılmayan otomobil tamirhanelerin, kaportacıların, bulunduğu, bit pazarlarının kurulduğu Dolapdere, Kasımpaşa gibi mahalleler kısa sürede prim yaptı. Teneke Mahallesinde şimdi Haber Türk yayın kuruluşunun binası yer alıyor...

Çırağan Sarayı'ndan Çırağan Hotel'e
Çırağan Sarayı 100 yıla yakın bir süre unutulmuşluğun, ihmalin, ilgisizliğin bedelini öder gibi etrafı ve en çokcası kendisi harap, virane, dökülür durumda ki sarayın dışı maçlar ve yüzme havuzuyla büyük kalabalıklara sahne olurdu.
Çırağan Otele ait yüzme havuzunun bulunduğu yerde, Beşiktaş Futbol takımının antrenman sahası var ki, bu toprak, kel saha yıllarca Beşiktaş'ın çalıştığı, aynı zamanda çok çekişmeli geçen yükselme grubu ve Türkiye ikinci lig maçlarının oynandığı, topun denize kaçtığı, Şeref Stadı olarak da hizmet vermişti.
Çırağan Sarayının stat ile cadde arasında kalan ve saray duvarına bitişik olan bir de yüzme havuzu vardı. Belki de dünyada eşi benzeri bulunmayan bu havuz Çarşamba günleri sadece hanımların girişine serbest oluyordu ve içeri erkek alınmazdı. Beşiktaş Kadınlar Havuzu Eğlenceleri sabah erken saatlerde başlardı. İstanbul'un nemli sıcak yaz günlerinde, Beşiktaş başta olmak üzere Ortaköy boğaz çevresinde oturan hanımlar, genç kızlar tüm gün sürecek havuz sefası için sökün etmeye başlıyorlar, çocuk sesleri, ağaçlara asılı hoparlörlerden yayılan seslere karışıyor, aralara genç kızların su şakalı tiz çığlıkları had safhaya ulaşırdı.
Öğlene doğru tam kapasite dolan havuz sahnesine Beşiktaş Kadınlar Havuzu eğlenceleri arasında "ses yarışması", "güzellik yarışması", "dans yarışması" gibi birçok yarışma yapılırdı.

Restorasyon Çalışmaları
Saray harabesinin onarımına verilen kararla havuz ve stat kapandı. Tonlarca toprak kepçelerle taşınıp, sarayın içine yepyeni müstakil olarak betonarme bir saray daha yapıldı. Döşendi, Japonların desteği ile süren, Arap ve Müslüman kökenli bir ailenin çocuğu olan Dr Remzi Sanbarın mimarlığında yedi yıllık çalışma sonunda hizmete açıldı. Günümüzde Sarayın yanına Çırağan Palace Hotel Kempinski adıyla hizmet veren 22 bin metrekarelik alana yayılmış olan otel binasında 312 oda ve 9 u junior olmak üzere 14 süit, bar lobi ve toplantı salonları ile olduğu kadar boğaza bitişik yüzme havuzu da yapıldı.

Ümraniye Hekimbaşı'nda Unutulmuş Bir Av Köşkü
İstanbul'da kıyıda köşede kalmış tarihi değerlerden biri de Hekimbaşa Av Köşkü.
Tarihi dokusuna sadık kalınarak restore edilmişti. Sultan Abdülhamit tarafından Av Köşkü olarak kullanılan, İtalyan rönesans'ı tarzında 1881 yıllında Mimar Sarkis Balyan tarafından inşa edilen Av Köşkü, uzun süre harabe şeklinde bekledikten sonra yapı, 1999 yılında başlayan ve yedi yıl süren çalışmalarla yeniden kazanıldı.
20 metre yüksekliğinde bir kule ve üç kattan oluşan tarihi av köşkü doğal bir parkın ortasında bulunuyor.

PERİLİ KÖÖÖŞŞKKK...
Leventte bulunan yıllarca harabe olarak bekleyen yapı, çevreye yaydığı korku nedeniyle Perili Köşk olarak anılıyordu. Hayaletlerin yaşadığı sanılan, berduşların barındığı, pencere çerçevelerini mermerlerin süslediği, tuğla örme yapının önünde bulunan kuyuya atılan taşların, kuyu sarnıcında aksiseda yapması ile gizemli havaya bürünen, çocukların çevresinden geçmeye koktuğu yapı, gizemini yıllarca sürdürmüştü.
Restorasyonu 1993-1995 yılları arasında gerçekleştirilerek yeniden kullanıma hazır hale getirilmişti.
Birçok kişinin pembe renginden dolayı Çilekli Pastaya benzettiği tarihi yapı günümüzde Türkiye Futbol Federasyonunu ağırlıyor. Perili Köşk (Levent Kasrı) Şimdiki Futbol Federasyonu binası 1775-1799 yıllarında hünkâr kasrı olarak yapıldı. Sultan III. Selim’in avlanma ve dinlenme amacı ile bu köşke geldiği sanılıyor. İlk nizam-ı cedid askerlerinin de bu çiftlikte eğitildiği belirtiliyor.

fotoğrafı büyütmek için tıklayın
Kurbağalı Dere
Kurbağalı Dere gerek kokusu gerekse kirliliği nedeniyle (Boklu dere) ismiyle de anılırdı. Zamanla dereye atılanlar ve kirlienmeler nedeniyle derinlik neredeyse sıfıra inmiş, köprünün altından geçen kayıklarda ki yolcular, kafalarını köprünün betonuna vurmamak için kayığın içine yatarak geçmek zorunda kalmışlardı. Dere akışında durgunluk had safhaya ulaştı ve köprünün iç tarafında kalan tekneler gün oldu çamura saplandılar, yüzemez halde bulundukları yere aylarca mahkum oldular, denize açılamadılar. Zamanın Belediye başkanı Bedreddin Dalan hemen gerekli çalışmayı başlatarak dereyi temizletip, derinliği sağladı, tekneler işler hale getirdi. Yan bandajları ve park bahçe çalışmalarıyla dereyi ve çevresini islah etti. Derenin bir özelliği de Salı günleri kurulan Salı Pazarı için sahile yanaşan teknelerin pazara gelenlere taknelerden satış yapmalarıydı. Son yıllarda pazar'da fikirtepe'de ki yeni yerine taşınarak çevre tamamen boşaltıldı.

Eminönü Definecileri...
1983 yılı İstanbul Belediye Başkanı Bedreddin Dalan dönemi, dubalar üzerinde yüzen asırlık Galata Köprüsünün yerine yenisi yapılıyor. Köprünün Eminönü yakasında ki ayakları için kazı çalışmaları sırasında ve ortada siyah, yağlı, çamur gibi topraktan koca bir tepe oluşuyor. İşte ne olduysa oluyor, o saatte başlıyor, siyahımsı toprak tepenin üstüne insanlar üşüşüyor. Kâh elleriyle, kâh sopalarla toprağı eşeliyorlar. Haber çabuk yayılıyor, bulunanları kazı yapanlar birbirlerine gösteriyorlar. Ertesi sabah tepe insandan görünmez oluyor. Eleklerle gelenler toprağı eliyor, altın arayıcıları gibi denizde toprak yıkıyorlar. Sürekli yeri değişen tepede bulunanlar heyecanı körüklüyor, dikkatleri artırıyor, yeni define arayıcılarını topluyor. Kimi altın, kimi mecidiye, kimi gümüş paralar, kimi sikke, kimisi de saat buluyor. Rivayet edilen "Bizans altınları yoksa buradan mı çıkacak" söylentileri dolaşıyor. Veee sonraları gerçek anlaşılıyor.
Yıllar önce var olduğu bilinen Eminönü tuvaleti zaman içersinde kapatılmış, yerinde tuvalet olduğu bile unutulacak kadar zaman geçmiş. Kazı sırasında alt üst edilen toprak kütlesine ise kanalizasyon karışmış. Tuvalet ihtiyacı için pantolon sıyırıp alaturka tuvalete çömelenlerin ceplerinden tuvalet deliğine düşen altın ve benzeri paralar yıllarca kanalizasyon künkleri içine çöküp takılarak kalmışlar. Bulunanlar ise o dönemlerin asitli sularda paslanmadan kalabilen dayanıklı paralarmış...

Kabataş
Kabataş'ın dünü bugünü. Yandan çarklı "Karamürsel" adlı Araba Vapuruna atlı arabalar da binerdi. At bazen binmekte inat ederdi, sahibi atın gözlerini bağlar, vapura öyle çekerdi. Bir de Meclis-i Mebusan Caddesi'nden set üstüne çıkan merdivenin yanında ki çimenlik alana, beyaz çakıl taşı döşeli zemin üzerine günün tarihi yazılırdı. Bu tip bir uygulama İstanbul'da sadece Kabataş'ta vardı. Park görevlisi taştan dökülme rakamları her gün değiştirirdi, mesela 28.6.1967 gibi bir tarihi, mahallenin çocukları bazen muziplik olsun diye 2 ile 8'in yerini değiştirir, 28'i 82 yapar, görenleri şaşırtırlardı. Park görevlisi deliye dönerdi. 60 lı yıllardan bahsediyorum. Vapurundan inenler o yıllarda bu tarihe bakarlardı. O yıllarda dijital göstergeler yok tabii.
Şimdilerde Üsküdar-Kabataş motor iskelesi ile akaryakıt istasyonu yanında duran liman Kitabesi de Kabataş iskele meydanı deniz kıyısındaydı. Deniz Otobüsü iskelesi karşısında bulunan Kabataş Çeşmesinin taşları numaralanıp setüstünden sökülüp bugünkü yerine henüz taşınmamıştı.

Kurşunun Hazin Öyküsü...
Pearl Harbor'u hatırlarsınız. Bilmeyenlere de geçen yıllarda filmi öğretti. Japon uçakları Amerikan donanmasını bir sabah ansızın bastılar ve tam 96 zırhlıyı batırdılar. Oysa Hawaii'deki bu limanda, 97 donanma gemisi vardı. Birine dokunmadılar. Niye? Çünkü o geminin tepeden bakılınca bembeyaz görünen güvertesinde bir kızıl haç vardı. O hastane gemisi idi. Bombalar ve kamikazelerle dalan Japon uçakları hastane gemisine dokunmadılar. Çünkü o gemi orada, öldürmek değil, yaşatmak İçin demirliydi. Adı Solace. Türkçesi teselli, üzüntü azaltan. Solace savaş boyu Amerikalı annelerin üzüntüsünü azalttı. Tam 25 bin genci ölümden kurtardı, Amerika'ya taşıdı. Ülke limanlarına her gelişinde, umutla umutsuzluk karmaşasındaki kafaları ile anneler iskeleye koştular. "Benim oğlum da geldi mi?" Savaş sonrası hayatlarını Solace sayesinde kurtaran gençler bir dernek kurar ve bir madalya yaparlar. Üzerinde Solace'nin kabartması olan bir madalya. Ve bunu gururla takarlar. Devlet rahatsız olur. İkinci Dünya Savası'ndan böyle savaş Karşıtı bir sonuç çıkar mı? Solace gemisini yok etmeye karar verirler. Gemi sapasağlam. Pırıl pırıl. Jilet olur mu? Savaş sonrası yere serilmiş ekonomi her dolara muhtaç. Uzak bir ülkeye satarlar. Makyajını değiştirip bambaşka bir amaçla kullanması için. O uzak ülke Türkiye. Yok yahu! O gemi, ünlü Ankara! hastane gemisinden transfer gezi gemisi Ankara. vay canına! Türkiye, bugün Amerikalılar için belki de hac yeri olacak, Gelibolu'nun Anzaklar'ı çektiği gibi bir turizm Anıtına dönüşecek Solace'nin kıymetini bilmez. Şefik Kaptan'la yaptığı Avrupa seferleri dillere destan olan Ankara sonunda ihtiyarlar ve jilet yapılmak üzere hurdacılara teslim edilir. 1980'li yılların başında Ankara, İzmir'de sökülürken, yılların söktüğü bir eski anıt da İstanbul'da dikilmektedir. Haliç Tersanesi'ndeki Çorlulu Ali Paşa Camisi'nin şadırvanı restorasyon gelir çatıda takılır. Çatı kurşun. Kıtlık yılları. Kurşun yok. Etibank dahi geri çevirir. "Kurşun yok." Şadırvan çatısız kalacak. Dört bir yana duyururlar. "Kimde kurşun varsa." Aliağa'da Ankara'yı söken hurdacılardan haber gelir. "Gelin bizde var, alın." Bre aman. Gemide kurşun olmaz. Ankara'da niye olsun. Çaresizler ya... Gider bakarlar. Gerçekten Ankara'nın sayısız kamaralarından biri, tamamen kursunla kaplı. Niye? Çünkü burası Solace'nin röntgen odası. Radyasyonun dışarı sızmaması lazım. Simdi yolunuz Haliç'e düşerse, Çorlulu Ali Paşa şadırvanından bir tas su içerseniz, ya da yüzünüze iki avuç su atarsanız serinlemek için, unutmayın. Çatısına da bakın. Orada, İkinci Dünya Harbi'nde, Pearl Harbor'da Japonlar'in batırmadığı tek gemiden bugüne kalan son izleri göreceksiniz.

Kömürlüden Deniz Otobüsüne
Kömürlü gemilerin sonuncusu olan 68 numaralı Güzelhisar emekliye ayrılmış. Yerlerini apartman görünümlü daha sert hatlara sahip ahşap kaplaması olmayan metal yığını, dizel makineli gemiler almıştı. İstanbulluları araba vapurları ile beraber taşırken bunlara bir de, denizde yol almaya başlayınca ayaklar üzerine kalkarak sürtünmeyi en aza indiren birkaç hızlı tekne ilave oldu. Birinin ismi "Şirzat-I" di Kabataş'tan kalkardı. Ulaşımda ihale sonuçlandı ve Norveç'ten deniz otobüsleri satın alındı. Boğaza, Fındıklı açıklarına ilk deniz otobüslerini getiren Conti Nippon adlı gemi demirledi. Sessiz sedasız denize indirilen Umur Bey ve Çaka Bey olarak isimlendirilen deniz otobüsleri, denizle buluştuğu anda bayrakları çekilip hemen iskelelerine doğru yola koyuldular. Onları Yeditepe ve diğerleri izledi. Bedrettin Dalan'ın belediye başkanlığı döneminde İstanbul ve İstanbullu deniz otobüsleri ile tanıştı.

SOĞUKÇEŞME SOKAĞI
Sultanahmet'te bulunan Soğukçeşme Sokağı Ayasofya'nın arkasında, Topkapı Sarayı dış bahçe girişinin solunda, Gülhane'ye bağlanan dar ve şirin bir sokaktır. Yıllarca ihmal edilen ve sarayın duvarlarına yaslanmış 10 ahşap binadan müteşekkil olan sokak, Turing Otomobil Kulübü Başkanı merhum Çelik Gülersoy'un çabaları ile 80 li yıllarda restore edilerek günümüze kazandırılmış, turizmin hizmetine sunulmuş. Soğukçeşme Sokağının önceki yıllarında 70 yılların sonlarına dek, pek kimsenin görünmediği, sadece sokaktaki eski evlerde yaşayan çocukların oynadığı, ara sıra ayıcıların, nadiren sokak satıcılarının geçtiği bir sokaktı. Görülecek bir şey olmadığı için turistik ve tarihi değerlere çok yakın olmasına rağmen, turistler için pek geçmeye gerek bir sebep de yoktu. Parke taşlı sokağa III. Ahmet Çeşmesi önünden geçerek gelinir, sola dönüldükten sonra sokağın sonuna doğru sarnıcın başında ki dik bir yokuşla Gülhane kapısına ulaşılırdı. Günümüzde sadece yaya trafiğine açık olan dar sokağın bu kısmında oto tamirhanesi önüne eski model bir aracın park etmiş olduğu fotoğraf karelerinde kalan belge niteliğinde görülüyor. 12 tarihsel ev ve bir roma sarnıcı bulunan sokak'ta ki evlerin restorasyonu hiç de kolay olmadı. Evler ahşaptı çoğu temelsiz yapılardı. Prosedür gereği yeni dönemde yangın tehlikesine karşı ahşap ev yapılmasına izin verilmiyordu. Yeni ev yaparken orijinalliğine sadık kalmak için içi tuğla dolgulu betonarme karkas yapılıp üzerine ahşap giydirilerek çözüm bulundu. Ne var ki zamanın belediye başkanı Bedreddin Dalan yeniden inşa edilen evlere ruhsat vermek istemedi, hatta yıkılmasını talep etti. Çelik Gülersoy Cumhurbaşkanı Kenan Evren'i sokağa davet edip durumu yerinde anlatarak izah etti ve sonunda sokakta bulunan evler turizmin hizmetine girdi. Çeşmeler onarıldı, çiçekler dikildi, evler kremalı pasta gibi yumuşak ve sıcak renklere boyandı, Yaseminli Ev, Mor Salkımlı Ev, Hanımeli Ev gibi isimler verildi, tiyatro dekoru gibi plato benzeri bir sokak kazanıldı. Turistler fotoğraf çekme çektirme yarışına girdiler. Sokağın tanıtımında Çelik Gülersoy Soğukçeşme Sokağı için İstanbul'da apartmanı olmayan yegâne sokak dedi. Sokak çok beğenildi, evler örnek oldu, birçok bina buna benzetilmeye çalışıldı. Sultanahmet'te bir moda başlamış oldu. Soğukçeşme Sokağı'nda ki dokuz binanın pansiyon olarak kullanıldığı eski eşyalarla döşenmiş odalardan, evlerin cumbalarından kafesli pencerelerinden pijamayla uyanıp Ayasofya'ya, sokaktan geçenlere bakmak değişik bir duygu olsa gerek. Evlerden biri halen İstanbul Kitaplığı, Roma Sarnıcı da taverna olarak kullanılıyor.
 

ARNAVUTKÖY'ün Kazıklı Yolu
Boğazın en güzel sahillerinden biri olan Bebek Arnavutköy Caddesi birbirinden estetik yalıların, köşklerin omuz omuza sıralandığı, eski köklü bir semt olarak bu özelliğini yıllarca korudu. Ne var ki boğazın kıymeti gün be gün artınca, sadece sahil semtleri değil yamaçlar, tepeler ve çevresinde artan yapılaşma, artan nüfus ve ona bağlı artan trafik yükünü kaldıramaz oldu. Arnavutköy’de yalıların arkasından geçen gidiş geliş iki şeritli, balık restoranlarının çokça bulunduğu daracık yol sabah akşam trafiğin yoğun saatlerinde adeta kilitleniyor geçit vermez oluyordu.
Ne tarihi yalılar, ne de yolun diğer tarafında ki eski ve değerli evlerin yoğunluğu nedeniyle yolu genişletmek pek de mümkün değildi.
Zamanın İstanbul belediye başkanı Bedrettin Dalan çabuk düşünen, düşündüğünü hemen uygulamaya sokan yapıda biriydi. Haliçte bu kararlılığını göstermiş ve birden bire yapılmıştı. Arnavutköy sahili kazıklı yolu da işte böyle projelendirilip çarçabuk uygulanmıştı.
Önce yol kenarına uzun uzun demir kazıklar taşındı, yüzer çakıcı vinç getirildi, yalıların 20-30 metre açığına deniz içine kazıklar çakılmaya başladı. Denizin, dalgaların yaladığı, sahil boyunca sıralandığı yalılarda, evlerde çakma işleminin etkisinden zemin sarsılmaları sonucu çatlamalar oldu. Serzenişler basına yansıdıysa da kazıklar çakıldı ve yolu oluşturan platformlar monte edilip kazıklı yol hizmete girdi.
Bir zamanlar sahile bitişik olan Arnavutköy iskelesi kazıklı yolun dışına taşındı. Artık araçlar denizin üstünde gidiyorlardı ve bu tuhaf bir duyguydu. Yalılar denizden kopmadılar ama arkalarından geçen yola ilave bir de önlerinden geçen bir yol oldu. Yol trafik yükünü azalttı, yayalar yeni ve seyrangah bir güzergâha kavuştular. Hele kıçtankara bağlanan teknelerle Arnavutköy görünüş itibariyle, Bodrum, Marmaris, Fethiye sahillerini aratmıyordu.
En çok da boğazda çapari ile kıraça, istavrit tutan balıkçılar sevindi. Çünkü kazıklı yolun üzerinde duranların oltaları denizin derinliklerine atılıyor, kurşun dibe oturmadan balık tutulabiliyordu. Arnavutköy’ün bir özelliği de hiçbir yerde balık olmadığı zamanlarda bile, sürekli akıntılı olan Arnavutköy Akıntı burnunda her daim balık oluyordu.
İsmi üstünde Akıntı Burnu sürekli akıntılı olan bir burundu ve burundan dönüp gelen akıntı sahili yalar, ne varsa alıp götürür, süpürürdü. Kazıklı yol yapıldıktan sonra akıntı sahile yaklaşamadı, çakılı kazıklar çöpleri, pet şişeleri, atılan çöpleri biriktirir oldular. Kazıklı yol Arnavutköy bitiminde sınırlı kalmadı, Boğazın Büyükdere kesiminde de uygulandı, trafiği büyük ölçüde rahatlattı. Hatta Bebek ve Anadolu yakasında da uygulanacaktı. Bedrettin Dalan yeniden belediye başkanı seçilemedi, yalılarında yalı olarak işlevliği devam etti.



Topkapı Keşmekeşi
Topkapı ve çevresi tam bir curcunaydı. Minibüs duraklarından tutun da Topkapı Otogarına giriş çıkış yapan şehirlerarası otobüsler, işportacıyla doluydu. Topkapı'dan geçmek için bir tür cambazlık yapmak, bir o kadarda sabırlı olmak gerekliydi. Pazar günü işporta satışı ile katlanan kalabalığa bir de kurulan bitpazarına gelenler eklenirdi. Surların içine dek uzanan kalabalık ürkütücü boyutlara ulaşırdı. Zaman zaman polis ve zabıta ekipleri surların ücra köşelerine yaptığı baskınlarda kaçak olarak at kesimi yapanları yakalar, kesim için bekleyen sakat ve yaşlı atlara el koyardı.

Lodoscular
İstanbul Yenikapı sahili sığ kumsalı, lodosçuların ekmek kapısıydı. İstanbul'un çöpü bu sahile dökülür, çöp kamyonları damperlerini kıyıya yaklaşıp boşaltırlardı. Hava lodosa dönüp sahili azgın dalgalar dövmeye başlayınca, çöp kümeleri içinde bulunan hafif yüzebilir nitelikli olanları dalgalar parçalar, açıklara taşır, ağır olanlar yüzemedikleri için kıyının birkaç metre açıklarında dibe otururdu. Lodos birkaç gün içinde geçer, deniz sakinleşince lodosçuların çalışma ortamı doğar ve özel uzun konçlu çizmeleri kalbur gibi leğenleri ile bu sahilde iş başı yaparlardı.
Lodosçular dipte birikmiş olan ağır metalleri, çöpleri karıştırmadan, yıkanmış olarak leğenlere toplarlar, sonra da hurdacılara satarak bu işten para kazanırlardı. Bu işi yapanlara da lodos sonrası ortaya çıktıkları için lodosçular denirdi.

Kazlıçeşme Deri Fabrikaları Yıkımı
Konumuz Nereden Nereye olunca bir zamanlar İstanbul deri fabrikalarının bulunduğu, sahil yolundan geçerken burnumuzu tıkadığımız Kazlıçeşme’den konuya uygun bir anı yer alıyor. Deri fabrikalarının Tuzla’ya taşınması kararı verilmiş, taşınma sonrasında yıkıma geçilmiş. Etraf toz duman, dozerler, kepçelerle yerle bir, dümdüz olmuş ve sonunda ortalık durulmuş. Enkaz arasında küçük çapta ateş tuğlası toplanıyor. Artık bu tip horasan tuğla imali yapılmadığı için toplanan tuğlalar şömineciler tarafından bir TL’ye satın alınıyor ve meraklılar şömine imalinde dekor olarak kullanıyorlar. Ortalıkta gelecek nesil’e anı olsun diye bırakılmış yine tuğla fabrika bacası ile fabrikadan kalan kazanlar ve enkazı kaldırılmayı bekleyen son birkaç bina görülüyor. Kazanların yanında Ahmet Kabaktaş işte diyor bir buğu kazanı içinden kedi kadar fare ölüleri çıktı hem de 10 tane! İşte bu kazanların yanında elinde balyoz çalışan biri daha var. O birinin durumu, hikâyesi biraz farklı. İsmi Harun Limar. Trakya göçmenlerinden, eski ismiyle Yugoslavya’nın Üsküp Köyünden, mesleği yıkımcılık. 1956 yılında Kazlıçeşme’de bulunan Alarko’nun deri fabrikasında işe girmek için müracaat etmiş. Vilayetten, Validen izin al, kâğıt verirse işe alırız demişler. “Ben işçi olacağım, memur değil” demişse de işe girememiş, işe almamışlar. Yıllar geçmiş, tam 30 sene başka işlerde çalışmış. Kabaktaş “1993 yılı Şubat ayında kısmette aynı fabrikanın yıkımında çalışmak varmış” diyor.

Salkım Saçak Banliyö Trenleri
Sirkeci- Halkalı arası çalışan banliyö trenleri çok bakımsızdı. Bakırköy- Sirkeci arasında büyük yoğunluk yaşanan trenlerin Florya, Menekşe arası yolcusu azalıp vagonları tenhalaşırsa da yaz ayların Cumartesi, Pazar günleri, Florya da hizmet veren Güneş ve Belediye plajlarına olan rağbet nedeniyle plaj yolcusuyla kalabalıklaşırdı. Mesai günlerinde trenler sabah ve akşam saatlerinde öylesine dolardı ki kapılar kapanmaz yolcular, bilhassa gençler dışarı sarkarlar, hatta trenden düşenlere bile rastlanır, gazetelere fotoğraflı haber olurlardı.
Fotoğrafta Sirkeci-Halkalı seferi yapan banliyö treninin Ataköy- Yeşilyurt arasında geçişi görülüyor.


AYILAR ve AYICILAR
Ayıcılık para kazandıran bir iş koluydu. Ayıcı ayısıyla sokak sokak, mahalle mahalle dolaşır, kalabalığı görünce bir komutla ayısını oynatır, bu gösteri karşılığı seyredenlerden para toplar, yoluna aynı amaçla devam ederdi. Bazıları ayı ile güreşmek için ayıcıya ekstra ücret teklif ederdi. Ayıcı ayının burnuna takılı zincir halkayı çıkarmaz ama fazlasını beline doladığı zincirin bir kısmını açar, güreş için mesafe yaratırdı. Ayı kuvvetliydi, ayı ile güreşen zor durumda kalırsa, ayıcı zinciri çeker, burnu acıyan ayı güreşe istediği gibi devam edemezdi. İzmir Karantina'da 1957-58 yıllarında bir iki kez böyle ayı ile sokakta güreşen kişiler seyretmiştim. Bir de anlatılanlar vardı ki onları hiç görmedim. Ayıcı dağlarda, bayırlarda ayının yaşayacağı yerlerde dolaşır, ayının beslenmek için ininden dışarı çıkmasını kollar, ayı dışarı çıkınca da ya kendisini, ya da gittikten sonra ininde eğer varsa yavrusunu alıp kaçarmış. Yavru ayının burnu delinip zincir halka takıldıktan sonra, oynamasını öğretmek için sıcak saç teneke üzerinde tef çalarlar, sıcaktan ayağı yanan ayı, bir o ayağını bir diğer ayağını kaldırır dururmuş. Daha sonraları ayı ne zaman tef sesini duysa, ayağının yandığını zannederek kızgın saç üzerinde ki hareketleri tekrarlarmış. Ayıcının bir değneği, bir torbası, bir de tefi bulunurdu. Torbada genellikle ayı için kuru ekmek dilimleri konurdu. Ayıyı oynatmak üzere çalmak ve para toplamak için derili tef ayıcının en çok işine yarayan aracıydı. Gösteri bitiminde son olarak ayıcı bir diz hareketi veya koltuk altına aldığı değneğin ucunu hafifçe değdirerek ayının ayağa kalmasını sağlar, iki ayak üzerine kalkan ayıya değneği vererek, genellikle "Kocaoğlan" isimli ayıdan değneğin etrafında dönmesini isterken "Kocakarı hamamda ne yapar" diye bir de soru sorardı!

Yazın sıcak günlerinde burnunda zincirle ayıcıya tabi olarak dolaşan ayı, postunun içinde bunalır, buna rağmen sıcak asfalt üzerinde tabanları yana yana yürürdü. Ayıcı bazen insafa gelir, ayıyı bulduğu hortumla ıslatıp serinlemesini sağlar veya ayının denize girmesine izin verirdi. Burnunda zincirle yüzen ayı denizden çıkmak istemez, bu arada gazetecilere yakalanmışsa ertesi gün gazete sayfalarında resimli haber olurdu. Özellikle turistik semtlerde, otellerin bulunduğu yerlerde ve gemilerin demirlediği Dolmabahçe de turistlere gösteri yapar, bazen de ayı ile beraber fotoğraf çektirmek isteyenlerden para toplarlardı. İstanbul'da Tarabya, Dolmabahçe, Elmadağ, Laleli de ayıcılar, son dönemlerinde ayı oynamaktan ziyade, kent içinde poz vererek para kazanır olmuşlardı.
Bir gün karar alındı ve ayı oynatmak yasaklandı. Ayıcıları zabıta ekipleri kovalamaya, yakaladıklarının ayısını elinden almaya başladılar. İşte böyle bir gün Dolmabahçe Camii karşısında, Setüstü başında bir kapalı kamyoneti beklerken uzaktan gördüm. Elimde fotoğraf makinemle yetişmek için deli gibi koştum, manzara kaçırılacak gibi değildi. Ayı, ayıcının elinden alınmış, ayı toplama kamyonetine bindirilecek. Ayının bir tarafında bir zabıta görevlisi, diğer tarafta bir başka zabıta görevlisi yaşlı birinin yürümesine yardım eder gibi koluna girmişler, ayıyı kamyonetin dar kapısından sokmak üzere kamyonetin arkasında bulunan iki üç basamağı çıkartıyorlar. Gazetecinin fotoğraf çektiğini görünce önce zabıtalar gülerek dönüp baktılar, sonra oldukça iri adam boyunda ki ayı döndü baktı omzunun üzerinden bana. Her şey bir dakika içinde oldu bitti. Kamyonet gitti, geriye kalan muhteşem bir fotoğraf la gazeteye döndüm….. Yazı işleri insanların arkası dönük diye o fotoğrafı kullanmadılar.! Toplanan tüm ayılar önce intibak dönemi için bir süre tedavi edildiler, daha sonra hepsi doğal ortamlarına bırakıldılar. Yılların ayı oynatıcılığı bu şekilde iş olmaktan çıktı.

Boynuzlu Dediğimiz Troleybüsler...
Tramvaylar bölüm bölüm kaldırılmış yerine alternatif olarak otobüs ve troleybüsler hizmete girmişti.
Tramvay yolları üzerine asfalt dökülmüş yolun iki yanına direkler dikilmiş troleybüs boynuzlarının elektrik alacağı hatlar döşenmişti. Troleybüslerin yolu belli, sessiz, kokusuz, dumansız, kendi halinde, kendi yolunda giden yavaş araçlardı. Tek kusuru sık sık kesilen şehir cereyanı yüzünden yolda kalmalarıydı. Aslında kusur bununla kalmaz, dönemeçlerde, Galata Köprüsüne çıkarken veya şeridine giren, park eden araçları sollama mecburiyetinde kaldığı durumlarda havai hattan biraz uzaklaşsalar boynuzları çıkardı. Şoför direksiyondan iner, boynuzu önce kendine doğru çeker, sonra usturuplu şekilde elektrik hattı altına getirip bırakır, hattı kavrayan kelepçenin hatla buluşmasını sağlardı. Bunu bir defa da beceremeyip defalarca yapan da olur, bu temas sırasında şerareler çıkmasına, kıvılcımlar dökülmesine neden olurdu, sonra yola devam edilirdi. Oturma yerleri hafif ortopedik görünüşlü krem renkli ve formikaydı. O yıllarda çok moda olan Terilen kumaş pantolonla kayarak oturulurdu. İç aksesuarların arasında, ayakta giden yolcuların tutunacağı nikelajlı borular dolaşırdı. Pencereler geniş, ferah, aydınlık araçlardı. Troleybüsler silkeleyerek kalkar, ani duruşlarla yolcularını yayık gibi sallar, hiç yoktan yere gereksiz samimiyetlere, kucaklaşmalara ve ''pardon'' lara sebep olurdu.
Bir ismi de "boynuzluydu". Leyland otobüsler satın alındıkça seferden alındılar, direkler, hatlar söküldü ve troleybüsler çarçabuk unutuldu! Halkalı hurdalığında yalnızlığa bırakıldılar, sonra da hurda olarak satıldılar, ufalanıp yok oldular .


Azapkapı'dan Kumkapı'ya, İstanbul Balık Hali

Azapkapı Balık Hali
İstanbul’un eski balık hali Haliç Unkapanı köprü bitiminde Sokullu Mehmet Paşa Camisi’nin yanı başında, Azapkapı’daydı. Karadeniz, Marmara’da avlanan balıkçı tekneleri Galata Köprüsü altından giriş yaparlar, Haliç kıyısına yanaşır balık boşaltırlardı. Çoğu zaman teknelerin peşine takılıp gelenlerle, yörenin yerlisi martılar çığlık çığlığa sahile doluşurlardı. Lüfer tekneleri yan yana yanaşır, balık indirmek için sıraya girerlerdi. Balık halinde “pazarbaşı” denilen görevliler, genellikle iki kişi olurlar, uzun önlüklü, kravatlı, çizmeli, ellerinde balık alanların isimlerini yazdıkları uzunca bir defter olurdu. Balık alıcıları arasından mezatta en yüksek fiyatı verenleri listeye yazar, balık onların olurdu. Onlarda parasını öder, kapıda teskereyi göstererek balıkları alır götürürlerdi. Şimdiki ünlü balıkçıların neredeyse tamamı zamanında aldıkları balıkların hamallığını yapmışlar. Tahta kasalar içinde ki balıklar üst üste konup sırtta taşınarak halden çıkarılır, eğer Üsküdar, Beylerbeyi, Beykoz gibi yerlere karşı yakaya geçilecekse taşımacılık denizden yapılır, Eminönü Küçükpazar arasında kıyıda bulunan Meyve ve Sebze halinden de ihtiyaçlar alınır, karşı yakaya mavnalarla öyle gidilirdi. Avrupa yakasında dağıtım için kamyonetler, triportörler, pikaplar, hatta at arabaları bile kullanılırdı.

Kumkapı balıkçıları
Günümüzde ki Kumkapı sahili eskiden de balıkçılarıyla anılırdı. Sahil boyunca balıkçı tekneleri kıyıya dikine dayanır, yan yana bir sıra oluştururlardı. Sahil yolu deniz seviyesinden yüksekte olduğu için balıkçılara tepeden bakardınız. Balık almaya gelenler balıkları tepeden gözleriyle seçerler, dokunma, koklama gibi yakın temasta bulunamazlardı. Balıkçının söylediğine inanmak, güvenmek zorunda kalan balık alıcıları, beğendikleri plastik leğenlerden birini işaret ederler, pazarlığını yaparlar, kayık içinde temizlenmesini beklerlerdi. Her teknede biri balık ayıklarsa, diğeri balığı torbalayıp müşteriye iletme işini yapardı. Deniz suyu ile temizlenen balıklar torbalandıktan sonra iki kulağından tutulup ekseninde havada iki tur çevrilir, ağzı düğümlenir, müşteriye doğru yukarı atılır. Kaldırım platformunda bekleyen alıcının havada yakalaması sağlanırdı. Alıcı parayı önceden kayığa uzatmış veya atmış ise para üstü ikinci torba arasında balıkla birlikte yukarı atılmış olurdu. Balık seçmek zor işti. Leğen içindeki balıkların arasına birkaç tane canlı istavrit konunca psikolojik olarak balıkların tümünün canlı olduğu, ya da biraz önce ölmüş olabileceği sanılırdı. Çoğu kez bir kaç canlı balık diğerlerinin de satışını kolaylaştırırdı. Akşam saatleri, mesai çıkışı Kumkapı sahili canlanır, en çok Palamutlar dilimlenirdi. 70 li yıllarda balık boldu, balık Kumkapı’da daha ucuzdu, balık yiyen azdı, et gibi fazla itibar görmezdi, kırmızı boyalı tepsilerde solungaçları dışarı çıkartılıp, dizilmiş haliyle daha da canlı görünürdü.
Balık halinin yeni adresi ise yakında Küçük çekmece olacağı söyleniyor!

Resimli Duvar Halıları
Hey gidi günler hey
Sokak satıcılarından bazıları da kâh omuzlarında dolaşarak, kâh bulundukları yerin duvarına asarak sergiledikleri duvar halılarını satarlardı. Duvardan duvara resimlerin, dev posterlerin, olmadığı yıllarda kimi aileler duvarlarını tablolar yerine, duvar halıları ile süslerlerdi. Yatak odalarına, köy kahvelerine, dükkânlara da asılırdı ama en çok misafir odaları ile sedirlerin bulunduğu oturma odalarında görülürlerdi. Duvara dayalı yastıklardan hemen sonra ortalama 100x140 cm ebadında tavana dek duvar halıları kaplardı. Bazen parlak, bazen mat kumaşlar üzerine baskı tekniği ile resmedilmiş duvar halıları oturma odalarının başköşelerinde tablo gibi seyredilirdi. Halı temaları genellikle doğa manzaralarından seçilir, resmin içinde geyikler, atlar, aslan, kurt, ağaçlar, göller, nehirler halı etrafında saçaklar olurdu. Buna rağmen çeşitler fazlaydı. Kâbe'nin duvar halısı çok satan halılardan biriydi. Yaptıkları halıların satıldığını gören halıcılar çeşitleri artırmışlar, dini resimlerin, camilerin, seccade desenli, olanların yanı sıra, boğa ile güreşen matador, İstanbul Boğaziçi Köprüsü, Venedik gondolları resimli halılarla, ünlülerin resimleriyle de duvar halılarını yapmışlardı.
İstanbul'da Kapalıçarşı Örücüler Kapısı bölümünde The Beatles, Elvis Presley, John Wayn, Marilyn Monroe gibi sanatçıların duvar halıları gençler tarafından da satın alınır, genç odalarına boydan boya asılır, şal niyetine omuzlara dolanıp taşınır olmuştu !

70'li Yıllarda Kalan Sirkeci Ganyan Bayii

Sirkeci otobüs durakları, vapur yolcusu, tren yolcusu ile kesişen önemli bir nokta olup bu özelliğini günümüzde de artırarak sürdürüyor. İstanbulun en işlek en fazla insan sirkilasyonu olan yerinde, asırlık maziye sahip Sirkeci Tren İstasyonu yanında 70 yılların sonuna kadar Veliefendi Hipodromuna gidemeyenler için burada kurulu bir ganyan bayii vardı, etrafı da otopark olarak kullanılıyordu.
Sürekli olarak yarış severlerin, etrafta bulunan iş yerlerinde çalışanların, işçi pazarında iş bekleyenlerin rağbet ettiği ganyan bayiinin içinde, kuponlar elde çepe cevre kupon doldurma bankları üzerinde düşünürler, konuşurlar, radyodan yarış takibinde bulunurlardı.
Ganyan bayii dışında ise bira satan büfe iyi iş yapardı. Ganyan bayii etrafı, kuytu köşeleri ise biraz da bu yüzden kötü kokardı.
Yanında bulunan Sirkeci Tren İstasyonu binası içinde faaliyet gösteren İş Bankası önünden Yeşilköy dolmuşları kalkardı. Beş kişi bir araya gelince genellikle Hava Meydanı ve Yeşilköy'de oturanlar bu uzun yolcuğu taksiye göre daha ekonomik yoldan karşılarlardı.
Bedrettin Dalan döneminde ganyan bayii kaldırıldı, pek gelen giden oturan olmasa da aynı alana park yapıldı.

Cağaloğlu Yokuşu'da Hızlı Değişim
Kırtasiyeciler, kitapçılar, okul çağı öğrencileriyle yetişkinlerin uğrak yeri, kitap dünyasının kalbinin attığı Cağaloğlu Yokuşu, yolundan, dükkanlarına, camisine dek tepeden aşağı hem de son bir kaç yıl içinde hızlı bir değişim geçirdi. Değişimin en önemli noktası Anadolu ve Avrupa yakasını deniz altından bağlayan Marmaray Hattının duraklarından birinin Cağaloğlu Yokuşunda olması. Artık eskisi gibi gazeteler Çağaloğlu'nda olmadığı için matbaalara kağıt taşıyan bobin kamyonları yok, trafik de çift yönlü değil. İnternet kitap satıcılarını da belirli ölçüde işlerini yavaşlattı.
Trafik yine var ama bu trafik daha ziyade turizm amaçlı. Belirgin şekilde göze çarpan bir başla değişiklik ise Vilayet binası yanında bulunan caminin renkli görüntüsü. Türkiyede pek de görmeye alışık olmadığımız, daha ziyade deniz fenerini anımsatan renklerde ki cami, Adana, Diyarbakır Ulu Camii gibi siyah sarı doğal taşlardan değil düz renk iken kırmızı beyaza bürünüverdi.

Küçükpazar'dan Süleymaniye'ye
İstanbul'un en büyük değişim gösteren yerlerinden birisi de Haliç sahili Sebze Meyve Hali önü ve Küçükpazar'dan Süleymaniye'ye uzanan yamaçtı. Sebze Meyve haline gelen kamyonlar, yaşanan yoğun alış veriş trafiğine sahne olan Ragıp Gümüşpala Caddesinin diğer tarafı, halde çalışanların kaldığı evlerden, muz bekletme odalarına varıncaya kadar çeşitli amaçlarla kullanılırdı. Halin yanıbaşında ise kendinizi Hong Kong'da sanabilirdiniz. Burası denizde büyük yüzey kaplayan teknelerle, yüzer platformlarla adeta yüzen bir şehri andırırdı. Özellikle Galata Limanına gelip yanaşamayan Camberra, France, Quinn Elizabeth II, Cunnard gibi dev transatlantiklere, boğazda demirleyen savaş gemilerine küçük motorların yanaşması, ikmal yapılabilmesi, karaya inecek turistlerin motorlarla taşınması için Unkapanı sahilinde sadlar bulundurulur, ihtiyaç halinde emektar kömürlü römorkörler yedeğinde çekilerek Dolmabahçe önlerine taşınırdı. Römorkörlerin çektiği bu sadlar, platformalar başta ressam Necdet Kalay olmak üzere bir çok ressamın tuvaline konu olurdu. Bld. Bşk. Bedreddin Dalan zamanında önce hal, sonra römorkörler taşındı, Haliç'de çok büyük değişim yaşandı.

İstanbul'un Yaşadığı En Uzun, En Karlı Mart 1987 Kışıydı


Mart ayının kapıdan baktırdığı, kazma kürek yaktıracak kadar sert kış günleri gelip çatmıştı. Öylesine aralıksız hızda kar yağışı başlamıştı ki, ne zaman duracağı belli değildi. Üç gün, beş gün bir hafta geçmiş, Şubat sonu başlayan kötü hava Mart ayının ilk haftası bitmiş olmasına rağmen hala etkisini sürdürüyordu.
İstanbullulara bıkkınlık gelmiş, içlerini kasvet bürümüş, ruhları sıkılmıştı. Piyasa, pazar fiyatları çoşmuş, ekonomi, eğitim, hizmetler her şey durmuş, denizde, karada, havada trafik tabiri caizse felç olmuştu. THY pist kenarına yığılı kar kümelerine kanat altında ki motorları vururum endişesi uçmamış, bir çok sefer iptal edilmişti.


İstanbul'dan Tekirdağ istikameti, Avcılar sonrasında bağlantısı kesilmişti. Kente giriş çıkış imkansızdı. Kar küremeler, tuz dökmeler işe yaramıyordu.
Gazete foto muhabirleri olarak kar fotoğrafı çekmekten, İstanbulluların perişan halini fotoğraflamaktan çok üşümüş, çok yorulmuştuk.
Ağır vasıtalar, otobüsler, kepçeler, diğer kar araçları Avcılar'da kilitlenmiş, birikmişti. İşte böyle bir durumda
sadece İstanbul Belediye Başkanı Bedreddin Dalan şöförü ile o kötü hava şartlarında 4x4 ile Büyükçekmeceye gidebilmiş, hatta ekmek götürmüş haberi gelmişti.
Kar günlerce kalkmadı, yer gök koyu gri oldu, çöpler toplanamadı.
Sağda solda kara saplanan araçlar, İETT otobüsleri yollarda kaldı, sürücüler, yolcular perişan oldular.
Çocuklar her zaman ki gibi okulların kapanmasını fırsat bilip, mahsur kalmış, adeta donmuş İETT otobüsleri çevresini oyun bahçesine çevirip kardan adam yaparak, günlerce kar topu oynamışlardı.
İki haftanın sonunda yazı işleri müdürleri tarafından İstanbul'da hayatın durduğunu anlatan bir fotoğraf istenince soluğu Beyaz Kulesinde almıştım. Kulenin en zirvesine çıkıp dışarıya doğru panaromik kameramla Haliç ve Boğaz'a doğru baktığımda yaprak kımıldamıyor, beyaz, gri, mavi tonlarından başka renk görünmüyordu.


İETT otobüsleri yollarda kalmış, pes etmişlerdi, 142 numaralı Mustafakemalpaşa-Aksaray otobüsü Avcılar-Firuzağa tabelası altında çaresiz kalmış yardım bekliyordu.
Yolda kalanlar arasında buz tutmuş ambulans bile vardı.


Yerinden kıpırdamayan açık otoparkta ki araçlar görünmez hale dönmüşlerdi.
Kentte kar yağışını eğlenceye çevirenler de vardı, küçük büyük demeden birçok aile el ele verip dev kardan adam heykelleri yapmışlardı.

Bir tarafta cefa diğer tarafta sefa
Kentin en işlek yeri olan Karaköy-Eminönü arası, basamakları buz tutan Galata Köprüsü'nde bile karın etkisi derinden hissediliyor, araçlar ve yayalar yer yer donmuş köprü zemininde zorlukla ilerliyorlardı. Öte yandan dev ebatlarda yapılan kardan adamlar erimeden günlerce durabiliyordu.
Karın güzelleştirip, hüzünlendirdiği yerler de vardı mesela Yeşilköy faytonları, tren istasyonu yanında çalışamaz durumda beklerken, Dolmabahçe Sarayı'nın abidevi kapısı, sarayın havuzu, Sultanahmet Meydanı Alman Çeşmesi, Boğaz'ın tarihi yalıları, Adalar, Emirgan Korusu köşkleri, Bebek, Dolmabahçe, Fındıklı Sahili çekek yerlerinde kar altında kalmış tekneler, kayıklar şiirsel güzellikte kompozisyonlar sergiliyordu.