Ben o zaman 12 yaşında ortaokul talebesiydim. İzmir, Ankara sonrası 1962 yılından itibaren yeniden doğum yerim olan Kabataş’a dönmüş, Çürüksulu Mahmut Paşa’nın üç katlı konağının orta katında kiraladığımız yüksek tavanlı dairede ailemle oturuyordum. Hobim maket yapımcılığıydı. Çıtalardan lastikli, pervaneli uçaklar, planörler, evler, tekneler, yapıyordum, amacım bir de araba vapuru yapmaktı, plastikten yapılma küçük arabaları satın almaya başlamıştım.
İskele karşımdaydı, gece gündüz iskeleyi, vapurları seyrediyor, en çok ilgimi Karamürsel araba vapuru çekiyordu. Karamürsel yandan çarklıydı, giderken nehir gemisi gibi, çok köpük yapıyordu.
Dört çarkın dönüşünde paletler ancak yandan bakınca görünürdü. Üzerleri kocaman bombeli otomobil çamurluğu gibi saç kaplıydı, sempatik, basit, sade ve komikti.
İskeleye yanaşamadığı zaman birisinin yardımına ihtiyaç duyarmış gibi çaresizce zorlanırdı.
İki yönde bir projektörü vardı, iskeleye yanaşırken yanaşacağı yeri tarar, bakardı. Yanlış hatırlamıyorsam bu işi elle yapan ayrı bir görevlisi vardı. Boğazın ortasından gelirken projektörü geçen gemileri gövdelerini, set üstünü evlerin odalarını, duvarları, tavanları, aydınlatırdı. Kalkar bakardım pencereden, bu ne ayarsız bir geliş diye.


Karamürsel’le Üsküdar’dan Kabataş’a
Yolcu oturacak yeri yoktu, açık bölüme iki tane ahşap park bankı koymuşlardı, bir binişimizde birinde ben anneannemle oturuyordum. Anneannem yaşlı bir kadındı, kapalı yerlerde sıkılır, afakan basar der, açık havayı tercih ederdi. Vapur kalktıktan bir süre sonra biletçi geldi, gişeden aldığımız biletleri göstermemizi istedi. Bel kemerlerine delik açan pensi ile kalınca karton biletlerin göbeğine delik mi deldi, yoksa başparmakları arasında yarısını mı yırttı tam hatırlayamasam da, bu kontrol sonrası biletlerimizi bize geri verdi. Anneannem biletleri avucumun içinde sıkı sıkı tutmamı tembih ederdi, inişte biletleri toplayan iki görevliden birine verir, inerdik. Aslında görevliler den biri araçlardan, diğeri yolculardan bilet toplardı. Bu şekilde yolcu sayısı ile gişeden satılan bilet miktarı kontrol edilmesi amaçlanırdı.
Büyütmek için TIKLAYIN

Bilet kontrol görevlisi bizim biletlere baktıktan sonra arkasını bize dönüp, diğer yolculara yönelmişti ki, yaşlı anneannem “Memur bey, memur bey” diye seslendi. Memur bey döndü, bu defa “Ne zaman kalkacağız” diye sordu. Oysa biraz önce kalkmıştık, akıntıya karşı gidiyorduk, yine de gittiğimiz pek belli değildi, boğazın ortasındaydık, yanımızdan geçen başka tekneler vardı.
Memur bey bu soru karşısında ifrit olmuş, küplere binmişti. “Hanım hanım yanaşmak üzereyiz” diye anneannemi paylamıştı! Anneannem etrafına bakınıp hiç belli değil, duruyor gibiyiz diye söylenmişti.
İzmir ve Ankara’dan yaz tatilleri için İstanbul’a geldiğimiz 1955–56 yılında çocuk olmama rağmen vapurun seyir halinde olmasını fark etmemiş, azar işitmiş olmamızdan ben çok utanmıştım.
Ne yalan söyleyeyim beş altı yaşındaydım, gemiyi Karamürsel diye hatırlıyorum ama belki de yandan iki çarklı Suhulet ti. Dönemin fotoğraflarını incelediğim zaman bahsettiğim ahşap bankları Suhulet ve Sahilbent’te var olduğunu görüyorum.

Lodos Problemi
1956 yılında Camialtı Tersanesinde inşa edilen Karamürsel, 65,20 metre boyunda, 16 metre eninde, 600 yolcu kapasiteli, 7 kn sürati olan ve 50 araç alabilen yandan çarklı bir araba vapuruydu.
Karamürsel araba vapuru öyle bir defada gelip şıp diye iskeleye yanaşamazdı. Hele hava rüzgârlı, deniz dalgalıysa deyim yerindeyse debelenir dururdu. Yandan çarkların dördü birden döner, kaptan iskeleyi ortalamaya çalışırdı. Halatçı halat elde bekler, yaklaşınca atar, kıyıdaki görevli tutamaz, halat denize düşer, ıslanır, ağırlaşır, çeker, bir daha bir daha atardı. Bu sırada denizin üstü deterjan dökülmüş gibi bembeyaz köpük olurdu. Yolcu sabırsızlanır kaptan köşküne doğru dönüp dönüp bakardı. Yolcu inmeye başlamadan sabırsız yolcular bir an evvel vapura binmek için kapağın başına toplanır, zaten dar olan iniş koridoru iyice daralırdı. Herkes bir an evvel binip yer kapmak isterdi.! Oysa araçların binmesi için içerde daha çok beklenecekken, bu acele neyin nesiydi!

Bazen sütçü atlarının, at arabaların bindiğine de tanık olurdum. At denizin üstüne çıkacağını hissedercesine vapura binmek istemez, inat ederdi. Sahibi geminden tutar, aksi yönlere biraz yürütür, dolaştırırlar daha sonra kapağa yönlendirirler, ne var ki at kapağa gelince adımını atmazdı. Bu defa son çare atın gözleri bağlanır, arkasından iterler, bu işe vapur görevlisi de yardım ederdi. At adımlarının nal sesleri demir kapakta yankılanırdı.

Kartal, Hürriyet ve diğerleri
Ama vapura biletsiz binen, inen beleşçi yolcular da olur, uzun iskelenin paraleline yanaşan vapurun pencere tarafından atlar, bilet vermeden hızla kaçar giderlerdi. Görevliler bunları kovalayamazdı. Birazdan kapak inen inecek ve yolcudan bilet toplamaları gerekecekti. Şimdiki gibi iskele çevresi demir parmaklıklarla çevrilmemişti.
Bunu bazı yolcular ve gemide işporta satış yapanlar, bir de maç günleri Mithatpaşa Stadına maça gelen bazı bedavacılar yapardı. Araba vapurlarının yanaştığı iskele uzantılarına vapur iki baştan halat atarak babalara bağlanırdı. Kalkış sırasında vapur halat aldıktan hemen sonra, baş kısmından iskeleden bir- birbuçuk metre açılmaya başlar, sonra ileri harekete geçerdi. Bu baştan ayrılma sırasında kapak kalmış olduğu için vapura yetişme telaşıyla iskeleye koşarak nefes nefese gelen yolcu, kalkmış kapağın yanından binmeyi denerdi. Vapurdakiler kolundan tutar, çeker, içeri girmesine yardım ederlerdi.

Vapur karadan ayrılmışsa, bu defa son bir gayret yan tarafta koşar, babaların bağlandığı beton yüksekliğe çıkar gemiye atlardı. Bu heyecanlı durumu vapurda ki tüm yolcularla iskelede kalanlar çarpıntıyla izlerlerdi. Yolcu vapura yetişemezse bir sigara yakar, vapurun gidişine, kaptan köşküne dönüp dönüp bakarak, bir sonraki vapura kalması dünyanın sonuymuş gibi hayıflanırdı. Eğer ki yetişme uğruna bilet almadan binmişse kontrol görevlisi dolaşınca köşe bucak yer değiştirir, yakalanırsa cezalı bilet alırdı.


Hüseyin Haki ve Orhan Erdener büyük vapurlardı iyi bir sıralama ile otobüs, kamyon olmaz ise 52 civarında araba alırlardı. İskele meydanında 20 sıra araç dizilir meydana sığamayan araçların kuyruğu Salıpazarı, Kemeraltı mevkiine dek uzanırdı. Karşıya geçmek için bekleyen araç sahipleri bir arabalının 50–60 araç almasını düşünerek kaç vapur sonra binebileceklerini tahmin etmeye çalışırlardı. Sırada bekleyenlere üç vapur sonra geçeriz diye fikir yürütürlerdi. Vapura binen yolcular hemen yolcu salonuna çıkar çay içerlerdi. Bir de araba vapurlarının kaşar peynirli sandviçleri meşhurdu. Salonun çay büfesinde sandviçleri hazırlayan büfeciyi gerçekten tebrik etmek gerekirdi. Büyük hüner, maharet, ustalıkla kaşarları jilet gibi incecik keser, sandviç ekmeğinin arasına dışarı taşmış gibi yerleştirirdi. Başka yerlerde kaşar peynirli sandviç siparişi verilirken, arabalı vapurdaki gibi olmasın çift kaşarlı olsun denmeye başlamıştı.

Araba Vapuru Film seti olmuştu
İstanbul’da “Koplan İstanbul’da” isimli bir film çekmişlerdi. Çekim Kabataş iskelesinde, evin önünde olduğu için pencereden tüm olup biteni seyretmiştim. Bu iş için iskeleye ahşap bir rampa kurmuşlardı. Bir sürü dışı boyalı, motoru olmayan hurda araç getirmişlerdi. Senaryo gereği kaçan araç bir araba vapuruna son anda biner, vapur kapak kaldırıp hareket eder, iskeleden epeyce açılır, daha sonra kamera bunu çeker. İkinci planda araba vapuru içine doldurulmuş hurda araçlarla vapur tekrar ayrılırken bu defa kovalayan araç iskeleye gelir ve kalkmış olan araba vapuruna yandaki rampadan hız alarak yükselir, vapurun içine hurda araçların arasına havada uçarak düşer ve kaçakları yakalar, bu sahne filmin finalidir.
Çok heyecanlıydı. O yıllar için süperdi. Filmi seyredenler kamera arkası yükseltme rampasını görmedikleri için “Vay anasını be, nasıl çekmişler, araba nasıl uçtu”, diye düşünmüşlerdi. Araba vapuruna uçan aracın içinden çıkan kasklı dublöre hiçbir şey olmamıştı. Filmi de vizyona girince seyretmiştim. Beyoğlu Tünel’de bulunan Narmanlı Han içinden noteri arkasında bırakıp çıkan, araç Beyoğlu Taksim yolunu hızla alıyor, Cevat Kuru temizleme (sonra Pucci, şimdi restoran) önünden geçiyor (buraları filmde görüyoruz) Kabataş İskeleye geliyordu.

Kapakçıklar
Kızkulesi, Karaköy, Kuruçeşme, Kasımpaşa aynı tip vapurlardı. Yanılmıyorsam Kızkulesi araba vapurunun ana kapaklarının, araçların indiği orta bölümüne, menteşeyle takılı vaziyette ilave dört kapakçığı daha vardı. Ana kapak yere indikten sonra yaklaşık bir metrelik küçük kapakçıklar hala dik vaziyette kalırdı. Bilet toplayanlar bu demir kapakçıkları ayaklarıyla yere doğru iterler, bu şekilde hem ses çıkar, hem de araç tekerlekleri daha düz bir zeminden geçerdi. Diğerlerinde bu kapakçıklar yoktu.
Vapur iskeleye dayandığı zaman gövdenin alnı araba lastikleri dizili iskeleye yapışır, belki ensiz olduğu için ana kapak geride kalırdı. Belki de vapurun yüksek seviyesi ile kapak, inişi zorlaştıran bombeye gömülürdü. Gecenin sessizliğinde evde yattığım yatağımdan kapakların betona çarpmasıyla çıkan sesten, gelen araba vapurunun Kızkulesi olduğunu görmeden anlardım. Vapur yükünü alıp kapak kaldırdığı zaman bu kapakçıklar, ana kapak 45–50 derece açıya gelince, kendi metal ağırlıkları ile teker teker kendiliğinden geriye içe devrilirdi. Kapakçıklar ağırdı, demirdi, yere çarpınca büyük ses yapıyordu, sonraki yıllarda bu kapakçıklar söküldü.

Gabari Problemi
Bir keresinde muhtemelen Orhan Erdener (Hüseyin Haki de olabilir) Kabataş’a geri geri yanaşmıştı.
Yani araba vapurunun ilerisi gerisi aynı değimli diye bir soru akla gelebilir. Vapur Üsküdar’dan kalkmış, Kabataş iskele önünde manevra yapmış geri geri yanaşmıştı, içinde ki kamyonlar da geri geri inmişlerdi. O tablodan hiçbir şey anlamamış, motorlardan biri bozuk herhalde diye düşünmüştüm.
Oysa nedenini bir başka zaman Kabataş iskelesinden binen kamyonların durumunu görünce anladım.
Bu kamyonlar vapurun bir kapağından binip diğerinden inemeyecek kadar yüksek yüklüydü. Kapak ile orta bölüm arasında duruyorlar, vapur diğer iskeleye yanaşınca mecburen geri geri iniyorlardı.
Sirkeci Aşirefendi yokuşunda Anadolu’ya mal sevk eden ambarlar vardı. Yükleme sırasında trafik tıkanır, Çağaloğlu, Sirkeci, Karaköy’e uzun kuyruklar oluşurdu. Bu kamyonlar geç saatlerde arabalı ile karşıya geçerlerdi.
Bu nedenle gündüz araçları yerleştiren Kabataş İskelesinde ki değnekçi başı, gece de kamyonları ağzından hiç düşürmediği düdükle sıraya sokardı.
Bazen bekleyen araçların yanından geçiyormuş gibi yapıp sıranın başına yanaşan fırsatçı uyanık araçlar olurdu, kavga çıkar kıyamet kopardı. Bazıları saf ayağına yatar, “sıra burası sandım, der, fark edilince en sona geçerdi.
Ambulans, cenaze aracı, polis otosu gelirse onlar sıraya girmez, en önde bekler ilk gelen vapura binerlerdi.
Bunlara kimse ses çıkarmazdı.


Araba vapurlarını tıka basa doldururlar, santim santime yerleştirilirdi. Bazen vapur öyle dolardı ki son aracın tamponu dışarıda kalır, vapur kapak kapatamazdı. Kapak tampona değmesin diye yatay biçimde yola çıkardı.

İşin en komik tarafı da kamyonlar çoğu zaman vapura en son bindirilir, inişte de en arkada olurlardı.
Öndeki araçlar inmeye başlayınca kamyonları ağırlığından vapur adeta şaha kalkar, kapak yükselir, iniş zorlaşır, araçlar altını vururlar, yan yan inmeye çalışırlardı. Bilet toplayan görevliler aracın altı vuracak mı diye eğilir bakarlar, gel gel yaparlardı. Chevrolet impala gibi altı yere yakın araçlarda Araç hafiflesin, yükselsin diye kapaktan inene kadar araçtaki yolcular, bilhassa şişman olanlar araçtan iner, sonra yine binerlerdi.

Bir de vapurun içinde keyfine düşkün araç sürücüleri vardı. Vapur bir yakadan diğer yakaya dolu gitmişse ve bekleyen araç sayısı bu yakada çok ise, karşı yakadan dönüşte dolmasını beklemez sekiz on, her ne kadar araç varsa onlarla gelirdi.
Vapurun yarısını doldurmuş araçların arka sırada olanlardan bir kaçı, vapur kalkınca geri vitesine takar, sıkışık ortamdan ayrılarak, arka kapağa kadar gelirler, püfür püfür deniz havası alıp, denize bakarak seyahat ederdi.

İskeleye yanaşmaya yakın yolcu alçalmaya başlayan kapağa ağır adımlarla çıkar, yaklaşma tamamlanınca kapaktan iskeleye atlanırdı. Burada gizli rekabet ilk önce kimin atlayacağı şeklindeydi. Kapaktan atlayan duraklara koşardı. Atlayanların ön cebinden sigara kibrit yere düşerdi. Veya vapur yanaşamamışsa yan pencerelerden iskele uzantısına atlayıp inenlere, vapurda kalanlar, yanaşmayı bekleyenler pek bir imrenerek bakarlardı.

İskele gişesi üzerinde 60’lı yıllarda Firestone lastikleri, Ülker bisküvi sonraki yıllarda Michelin mankenli lastik, reklâmları vardı.
Kabataş Arabalı Vapur İskelesinin Türkiye’de başka bir yerde olmayan başka özellikleri de vardı.
Araba vapurundan indiğiniz zaman önce meydanın ortasında liman kitabesi duruyordu. Hillman marka araçla etrafında defalarca döndüğümüzü adım gibi hatırlıyorum. Şimdilerde bu kitabe Üsküdar-Kabataş motor iskelesi, akaryakıt istasyonu yanına taşındı. Liman Kitabesinden sonra Setüstüne çıkan merdivenleri görürdünüz. Bu merdivenlerin yanı boydan boya yemyeşil çimdi, bu çimlerin orta yerinde bulunan toprak alana bir metre boyunda rakamlarla günün tarihi yazılırdı.
O yıllarda böyle bir uygulama başka yerde yoktu.
Set üstünde oturan semtin çocukları, bazen günün tarihini yazan rakamların yerlerini değiştirir, park görevlisini deli ederlerdi. Mesela 24 Mayıs’ı 42 Mayıs yaparlardı. Araba vapurundan inenler şaşırırlardı!
Günümüzde İDO deniz otobüsleri arkasında bulunan çeşme setin sonunda olup, çeşmenin taşları numaralanarak sökülmüş bugünkü motor iskelesinin karşı hizasına taşınmış, yeniden kurulmuştu.

Araba vapurlarına binenler arasında sadece eve, işe, gezmeye gitmek için karşıya geçmeyenlerde olurdu. Avrupa yakasında eve mahalleye musallat olan, rahatsız edici bir kedi, köpek varsa, bundan kurtulmanın en kolay yolu sepet içine konur, vapurla denizaşırı karşı yakaya geçilir, sepet burada açılır kedi veya köpek sokağa salınır, bırakılırdı.
Bu iyi yol olsa da, bir süre sonra vapura binip geri dönen, sahibini bulan birkaç köpek olduğu da konuşulurdu.

Vapur yolcusunu bekleyen strapenteli dolmuş sırası Üsküdar meydanında bekler, vapur yanaşınca birbiri arkasına dolan Haydarpaşa-Kadıköy yönüne doğru kalkardı.

Kaptan araba vapurun kapağını kaldırıp vapura hareket verdikten hemen sonra, kaptan köşkünden çıkar, köprüden yürüyüp gidiş yönündeki kaptan köşküne girer, dümene geçerdi. Kaptan köşkünde sardunya, ıtır, aşk merdiveni, gibi sıralanmış saksı bitkiler olurdu. Bu belki de sürekli deniz üzerinde olan kaptanın toprağa, bitkiye hasretinin bir tür ifadesi veya kaptanın çiçek zevkiydi, sevgisiydi.

Kabataş iskelesine yanaşınca vapurdan inip Karaköy yönüne dönmek isteyen araçlar bekler, polis Meclis-i mebusan sahil yolunu trafiğe keser, dönüş verirdi.

Günümüzde Deniz Otobüsü iskelesi tarafında bulunan, adalar iskelesi o zamanlar araba vapurlarının en az yanaştıkları iskeleydi. Çoğu zaman boş dururdu. 70 li yılların sonunda bir gün, bir araç denizi seyrederken freni boşalmış 7–8 metre derinlikteki iskele önüne denize düşmüştü. Önce dalgıç inip halat bağladı sonra çağrılan bir balıkçı motoru aracı yukarı çekti. (Denize düşen araçları balıkçı motorları çekerdi)! Ne var ki sudan çıkarılan araç bir türlü karaya çekilemiyordu. İşi bilen bilmeyen birçok resmi sivil gönüllü kişi hadiii hoppa nidaları ile hep birlikte halata asılıyor, araç sağa sola çarpıyor, karaya alınamıyordu. Baktılar olacak gibi değil, balıkçı motoru yedeğine alıp aracı asılı vaziyette uygun yere götürdü.

Yazının sonuna gelirken son birkaç not daha eklemek yerinde olacak sanırım.

Kabataş rüzgârlı bir sahildi. 60 lı, 70 li yıllar hanımlarda eteklerin revaçta olduğu, pantolonun pek fazla giyilmediği yıllardı. Hanımların pantolon giymesi ayıp karşılanır, erkeğe özenmiş addedilirdi. Vapurların yolcu salonlarına çıkarken dik ve dar merdivenlerde rüzgârın azizliğine uğrayanların etekleri savrulur, bazen de etek bol, plili ise tam merdivende, kapakta balon gibi şişerdi!
60 lı yıllar öncesi döpiyes, tayyör modası vardı. Etekler diz kapağının altında olup çevresi dardı. İnce belli kalçaları saran etekle Araba vapurunun dik metal basamaklarından çıkış iniş çok kolay olmazdı, basamakları yan yan, bir bir iner, çıkarlar, diğer yolcular basamakta bayanı beklerlerdi veya dar etekli bayanlar basamakları hiç çıkmazlardı.
(Bu etekle otobüs basamağına çıkmak da zordu). 67-68 li yıllardan sonra mini etek çıktı!... Daha uzun bacak görmek isteyenler, mini etekli bayandan 7–8 basamak sonra merdiven çıkarlardı! Sonra maksi… Blucin yaygınlaştı.



Araba vapurlarından ve yanaştıkları iskeleden balık tutulurdu, ben de ekmek hamuruyla tutardım, iyi izmarit balığı çıkardı. İskeleye bağlı araba vapurundan denize atlayıp yüzenler de olurdu.
İskelede boş yer varsa kömürlü şehir hatları gemileri Fındıklı önlerinde kömür dağıtımı yapan kömür gemisinden kömür almak için gelir sıra beklerlerdi.

Kabataş iskelesine yanaşan sadece araba vapurları değildi, İskelenin gediklilerinden biri olan "Koşar" gemisi, iki direkli, ortada basit biçimde duran tek bacalı, araba vapuru kadar boyu olan gri renkli bir gemiydi. İskeleden doldurduğu su ile tankları yeterince dolunca, batık şekilde hareket eden Koşar gemisi adalara su taşırdı. 60'lı yıllarda haftada bir devam eden bu su taşıma ile, adalar su ihtiyacını karşılamaya çalıştı.

Galata Limanına yanaşamayan Canberra, France, Cunard gibi dev turist gemileri veya ABD nin 6. filosu, uçak gemileri, Missouri vs. boğazın orta yerine Kabataş açıklarına demirlemişlerse, araba vapurlarının işi zorlaşırdı.
Zaten akıntı tesiriyle iskeleyi tam tutturamazken, bu defa da demirli gemilerin etrafından dolaşmak zorunda kalırlar, iskeleye uzak düşerlerdi.


Araba vapurunun en yüksek yerinden, hatta kaptan köşkünün yanına vapur hareket ettikten sonra turistler çıkar, Dolmabahçe Sarayına, etrafa bakarlardı, bende çıkar o açıdan fotoğraf çekerdim…
Araba vapurlarını en çok Kabataş Üsküdar arasında çekerdim. Ara sıra boğazda gördüğüm seferler dikkatimi çekerdi, ne işi var burada diye. Sonra Sirkeci- Harem arasında, Yalova- Kartal, Eskihisar-Topçular arası, Bozcaada-Geyikli iskelesi, Avsa-Erdek seferlerini fotoğrafladım. İzmir’i unutmadım. Bir gün Gelibolu’dan Lâpseki’ye geçerken yıllar sonra eski dostlardan birini görmüş gibi heyecanlandım. Demek Kızkulesi araba vapuru buradaydı, indikten sonra tekrar fotoğrafını çektim. Diğerlerini Çanakkale - Eceabat seferlerinde hala çekerim.

Derken 2000 yıllarıydı bir gün Kabataş iskelesine 1951–1952 doğumlu çok eski bir tanıdık yanaştı.
Gözlerime inanamadım. Belki de son kez çektim, bir yandan bir önden bir o taraftan bir bu taraftan.
İsmi Kasımpaşa’ydı, acaba vedaya mı gelmişti? …

Araba vapurların dünü bugünü
Dönemin araba vapurları gerçekten gemiye benziyordu, en azından arması olan gemi bacası vardı. Şimdiki Suhulet, Sahilbent, Sultanahmet, Sadabat gibi bacasız değildi.
Dönemin araba vapurları şimdikiler gibi bu derece yüksek değildi. Yan yüzeyler bu kadar geniş duvar gibi değildi. Rüzgâra bu derece muhatap olmazdı, boğaz rüzgârı bu kadar sürüklemezdi.
Araba vapuru pencereleri, daha geniş daha ferah daha geçirgendi.
Araba vapuru kapakları 45 derece açıyla estetik biçimde durur, şimdikiler gibi kapalı kutu kapağı misali, kapan gibi görünmezdi.
Buna rağmen Anadolu’dan gelip, trenden indikten sonra, hayatında ilk defa deniz gören biri, iskelede ki eski tip araba vapurunu görünce, yanındakine “bu apartmana niye giriyoruz” diye sormuş tu!


Yeni tip birçok araba vapur yapılabilir, yapılacaktır da, üstüne eski isimlerde yazılabilir.
Son kalan kömürlü gemiyi bile koruyamayanlar, düne kadar seferde de tutamadılar.
Tarihe sahip çıkabiliyorsan, kıymet biliyorsan, eski tip yandan çarklı Suhulet’i, Sahilbent’i yap da görelim, alkışlayalım demek geliyor içimden…


Araba vapurlu fotoğraflarda kalan anılar
70 li yıllarda yoğun biçimde İstanbul fotoğrafları çekiyor, bilhassa geri planda İstanbul görünen kömürlü gemilerin hepsini farklı yerlerde, seyir halinde fotoğraflamaya büyük önem veriyordum.
Bu amaçla gemilere biniyor, hiç yoktan yere bir yerden bir yere gidiyor, yolcu gibi atmosferi yaşamaya çalışıyordum. Henüz gazeteci değildim ama kaptan köşkünü, gemilerin kazan dairesinde kömür atılışını bile çekerdim. İşte yine böyle bir gün Üsküdar’a geçmiş gemi bacaları üzerine çalışıyor, eksik gemilerin iskeleye yanaşmasını bekliyordum.
Bir türlü çektiğim fotoğraflardan tatmin olmamıştım. O tarihlerde Şemsipaşa Cami ile Üsküdar iskelesi arasında yüksek bir tekel binası vardı, sahilde bağlı kum mavnaları filan resmi yapılacak kadar güzel dururlardı.
Akşam mesai bitimi saatleri, güneş haliç’e doğru yatıyor, binaya bir baktım daldım içeri. Ben dedim “kartpostal fotoğrafçısıyım”. Üsküdar iskelesi kartpostalı yapacağım, basılınca size de getiririm.
“Buyur çık dediler, yalnız bina eski, dikkatli ol, düşme” diye eklediler. Soluğu resmi binanın çatısında almıştım.
6x9 cm ebadında, sekiz poz çeken körüklü Zeiss İkon fotoğraf makinemle dört - beş poz çekmiştim.
İşte bunlar onlar.



© 2008, Bu sayfadaki tüm yazılar ve fotoğraflar Haluk Özözlü'ye aittir, izinsiz kullanılamaz.