Yazı ve Fotoğraflar: Haluk Özözlü
 
Sihirlitur.com'un bu bölümünde buram buram nostalji kokulu konumuz, tarihi Galata Köprüsü ve geçmişte kalan, bir bakıma kaybolan anılar.
Köprünün tarihçesi, teknik bilgileri zaten her yerde bulabilirsiniz, esas olan, yani sizlerle işin duygusal, sihirli tarafına sihirlitur yapacağız.
Bazı konular vardır bir oturuşta hemen yazarsınız ama bazılarının olgunlaşması zaman alır.
Galata Köprüsü de bunlardan biri, yaşanmışlıkları, gözlemleri, duyguları yıllarca biriktirmek gerektiren asırlık köprünün son yarım asrı sonunda ancak yazılabilir duruma geldi.
O yılları yaşamış olup o dönemi özleyenlere şimdilerde tarih olan fotoğraflarla, notlarla bir nebze olsun hasret giderelim istedim.
Anlatmaya çalışacağım Galata Köprüsü, Eminönü Karaköy arasına yapılmış olan dördüncü köprüydü 1910-12 yıllarında Alman firması tarafından 350.000 altına yaptırılmış olanı.
462 metre boyunda 25 metre eninde olan 12 parçalı köprünün ortasında alçak teknelerin Haliç’e giriş çıkış için bir geçit bulunuyordu. 1954 yılında onarım gören köprünün 1964 yılında iki ayağı 70 cm yükseltildi.
Bilinmeyen bir nedenle yangın geçiren köprü 80 yıl hizmet verdiği yerden 1992’de sökülüp Ayvansaray Hasköy arasına çekilerek terk edildi.


İstanbul'un kalbiydi
Galata Köprüsü tabir yerindeyse İstanbul’un kalbinin attığı yerdi. 90’lara dek İstanbul Sebze Meyve Hali, Balık Hali, Nakliye Ambarları, büyük gazetelerin matbaaları hepsi çevresindeydi. İnsan sirkülasyonu, araç trafiği çok ama çok fazlaydı. Tek başına bir dünyası vardı, bir muhabiri sadece Galata Köpründe görevlendirseniz her saat başı mutlaka birkaç haber çıkarabilirdi.
Peki değişen ne, yine orada bir köprü yok mu diye bir soru aklınıza gelebilir. Bu sorunun uzun bir cevabı var şimdi geçmişte neler yaşanmış şöyle bir hatırlayalım.
Köprüyle ilk tanışmam1954 yıllarına rastlıyor, tefler, dümbeleklerle dolu çarşı dükkânları arasında, kendine has tadıyla yağsız halka fırını olan Eyüp’e gitmek için Galata Köprüsü’nün Eminönü ayağına yakın tarafında ki iskeleden Haliç’e hareket eden vapurlara binerdik. Vapurun salonu ortasında bir kömür sobası olurdu, salon onunla ısınabildiği kadar ısınırdı, nadiren biri gelir kömür atardı. Yine Eminönü tarafında etrafı brandayla kaplı bir bölümde “Yaşar deniz müzesi” tabelası vardı. Ücreti ödeyenler Yaşar adlı fok balığının hünerlerini seyrederdi. Aynı yerde pelikan kuşu da ilgi çekerdi.
Yıllar yılları kovaladı 70 lere geldiğimizde köprü gözüme daha farklı görünmeye başladı, her iki yanında bulunan direklerde ki reklamlarını okuyor, altında üstünde ne var diye merak ediyor, bol bol da fotoğraflıyordum.
Galata Köprüsünün Marmara’ya bakan tarafı şehir hatlarının iskelesi durumundaydı, boğaz hattı Karaköy’e yakın tarafına, Adalar’a sefer yapanlar beş numaralı vapur iskelesine Eminönü’ne yolcu indirip bindirirdi.
Vapurların yanaşması sırasında köprü darbe alır tatlı tatlı sallandıkça sallanırdı. Sallanmalar ağır tonajlı otobüs, kamyon gibi araçlar geçtikçe de olurdu.
Sonuçta Galata Köprüsü dubalar üzerinde yüzer bir köprüydü, dubalar derseniz Haliç’in asitli suyu içinde adeta saç özelliğini kaybedip paslanıp, çürümeye yüz tutmuş, daha da ötesinde delinmeye başlamıştı, dubalar su alıyor, kimisi batıyor, kot seviyelerinde farklı yükseklikler oluşuyor, üzerinde bir bölümden bir bölüme geçerken araç içindeki yolcuları oturdukları yerde zıplatıyordu. Motopomplarla duba içinde ki sular boşaltılıyor, bir yandan da tersanelerde yeni duba yapılarak duba değişimi gerçekleştiriliyordu. Radyolarda “Yarın Galata Köprüsünde duba değişimi yapılacağından şu saatler arası köprü trafiğe kapanacak” anonsları yapılırdı.
Yedek dubalar köprüye bitişik bekletilirdi, köprüye bağlanan dubalar, amatör balıkçılar için balık tutma platformuna dönüşürdü.
Haliç, tersaneleri, fabrikaları, kum depoları, mermer depoları, hurdalıkları olan durgun bir kanaldı, yüksek gemiler tersane hizmeti alabilmek için köprünün açılma günü ve saatlerini beklemek zorundaydı.
Köprü dubaları sağlamken her hafta yapılan bu işlem belki biraz daha kolaydı da dubalar su dolu olunca köprüyü açmak tam bir işkenceydi, günler öncesinden hazırlıklara başlanırdı. Şayet hava şartları üstüne üstlük bir de lodos ise bir taraftan rüzgâr bir taraftan dalgalar işi daha da zorlaştırıyordu, bazen günlerce, haftalarca açılamıyordu, işler aksıyor, dışarı çıkmak isteyen gemiler Haliç'te hapis kalıyordu.

Köprünün açılışı
Her şeye rağmen köprünün açılışının, içeriye dev boyutta gemilerinin girişinin sonra da tekrar kapanışının mistik bir tarafı vardı, belki de bana öyle gelirdi. Köprünün nasıl açıldığını fotoğraflamak üzere köprü altına indim. Görevlilerle konuştum, izin aldım. "Bu kıyafetle olmaz üstün başın kirlenir giy şu tulumu" dediler. Verdikleri işçi tulumu gerçekten de çok kullanılmış ve oldukça kirli, etraf ise yağ, pas içindeydi, üstüne üstlük yukardan damlayan birikmiş su damlaları da ayrı bir problemdi. Fotoğrafta ki görüntüm kesin komik gelebilir ama damlayan su damlalarına karşı bir de orada bulduğumuz hasır şapka ile problem giderilmişti. Bu tarihi bir andı mutlaka belgelemek lazımdı, ben de öyle yapmıştım.
Köprü altında yaya trafiğine kapalı bölümde çalışmak heyecan verici, sürekli üstünde dolaştığınız köprünün açılışına tanık olmak güzel bir duyguydu, Başka güzellikler de vardı, örneğin köprü altında bulunan resmi daire yani Deniz Polisi 5.Şube karakolu olduğu için bayrak çekilirdi, köprüde yürürken yanınızda ki bayrak, köprüye çekilmiş gibi görünürdü. Kartpostallık manzaraydı, köprüye çekilmiş bayrak pek alışagelmiş bir görüntü değildi, dedim ya köprünün kendisinden, gölgesine kadar bakan gözler için bir dolu güzellik vardı.

Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN

Köprü araç trafiğinin en az olduğu saatte sabaha karşı açılır, bu işlem saatinde Yeni Camiden yükselen ezan sesi, sabahın ayazı, ilkel şartlarda köprü görevlilerinin açılacak parçanın zincirlerini çözmesi, dalgalara kaptırmadan köprü yanına bitiştirme çalışmaları endişeli bir bekleyişe gebeydi.
Açılan bölüme sabit bir römorkör monte edilmişti. Ana gövdeye bağlanan zincirler açılıp sürgüler çıkarılınca motor çalışır, açılan parça menteşelerden geriye dönerek köprüden kopmadan yanına yanaşır, tan ağırana dek kapanmayı beklerdi.
Bu işin zor tarafı parçaların aynı seviyede olmaları gerekiyordu, bu nedenle seviyeyi aynı hizaya getirebilmek için dubaların kimisine denizaltı sistemi gibi su alınır, kimisinin suyu boşaltılırdı. Köprünün menteşelerinde ki mıhları kaldırımda görünce “Köprünün çivisi çıkmış” demek gelirdi içinizden.
Göremediğim veya fark edemediğim bir detay ise köprünün Karaköy tarafı lodos havaların etkisiyle karadan 70-80 cm uzaklaştığında, bu konuyla ilgili görevli hemen köprü altına girerek “Domuz Damı” tabir edilen ağaç desteği yaptığı gerçeğiydi.
 
Köprü bir filmdi
Katkım olmuş mu dur bilemiyorum, köprüden geçerken gözlerimi dört açar, her yerini inceler haber yapardım. Bunlardan ilkini 28 Kasım 1976 yılında o yıllarda 10 sütun eninde olan Hürriyet Gazetesi’nin en çok gazete bastığı, günlük tirajının bir milyona ulaştığı tarihte Pazar ekine tam sayfa yapmıştım. Manşet “Galata Köprüsü Ölmez” di 40 sene önce nereden bilebilirdim ki meğer köprülerde gün gelir ölürmüş.
Ortada can çekişen, her an batma tehlikesi yaşayan buna mukabil cıvıl cıvıl renk ahenk hayat dolu bir köprü vardı.
Köprüler müdürü Ahmet Karakaş bir yandan dönemin ulaştırma bakanı Nahit Menteşe diğer yandan feryat ediyorlar, Teknik Üniversite bilirkişi raporları ardı ardına geliyordu, ortak kanı “Sıkı bir rüzgârda Galata Köprüsü çöker” ifadesiydi.
Ayrılan ödeneklerle yeni dubalar yapıldı, yağmurlar, karlar yağdı, merdivenlerde biriken buzlar temizlendi, köprü hizmetine cansiperane devam etti.
 
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Üstü ayrı altı ayrı dünya
Üzerinden günde 75 bin araç milyon insan geçen Galata Köprüsünün altında ise yukarda olup bitenden habersizcesine bambaşka bir yaşam arzı vardı. Kahveler, nargileciler vardı, nargileci Recep sabahtan itibaren nargile tütünlerini hazırlar, yardımcısı kömür ateşlerini yakar, köprünün kenarına koyardı. Genellikle emekli kaptanların müdavimi olduğu bu nargilecilere gelen yaşlı babacan kaptanlar nargilelerini fokurdatırken dalgın dalgın denize, bazen de batan güneşe bakar, kendilerini hala gemilerinin kaptan köşkünde zannederlerdi.
Deniz gri, bulanık, kötü kokuluydu ama manzara ressamlara, fotoğraf sanatçılarına sergiler açtıracak, edebiyatçılara şiirler, romanlar yazdıracak kadar da güçlüydü.
Köprünün her yeri ayrı konuşan, bir şeyler anlatan fotoğraf karesiydi, yüzlerce değil, binlerce kare fotoğraf çekiyordum, çek çek nafile bitmiyordu. Bir tarafı Haliç ve kum motorları, renk renk mavnalar, Eminönü-Kasımpaşa arası dolmuş motorları, Karaköy-Eminönü kürekli sandallarıyla yolcu taşıyanlar, köprü altından geçerken bacası geriye doğru iple çekilerek kırılan römorkörlerle renklenirken, diğer Marmara tarafı telaşlı yolcuları taşıyan şehir hatları vapurları ile şenleniyordu. Hepsi bu kadar mı değil tabi ki.

Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN

Köprü altında Köprüler müdürlüğünün ofisi de vardı, 5.Şb. Deniz Polisinin karakolu da vardı. İskeleler, Belediye Zabıta Amirliği, motorcular derneği, kayıp eşya bürosu, Dalgıç Ekibi, Bilet Gişeleri, Milli Piyango Bayii, bekleme salonu, memur odaları vardı. Lokantalar, lahmacuncu, manavlar, birahaneler, gazete bayileri, deniz malzemeleri, kamışlar satan oltacılar bütün bunlar yetmiyormuş gibi bir de omuz omuza vermiş köprünün açılan bölümü hariç her santimetresinde balık tutan amatör balıkçılar, ortalıkta dolaşan seyyar satıcılar da vardı. O dönem ismiyle maç motorları da yine köprünün Karaköy ayağına yakın iç kısmına yanaşıp maç günlerine bekleme yaparlardı.

Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN

Köprü altı çocukları ifadesi çok yaygındı. Sokaklarda yaşayan evden kaçmış çocuklara köprü altı çocuğu denirdi, genellikle köprü altında kimselerin geçmediği dubaların, bağlantı zincirlerinin arasında gecelerlerdi.
1977 yılının Nisan ayına geldiğimizde Galata Köprüsünün 41 dubasından 13’ü tamamen batmış, 20 tanesi delinmiş bir yandan su alıyor, bir yandan da içi bölümlerden oluşan dubalarda su seviyesi 24 saat su boşaltma çalışmaları devam eder halde hizmet veriyordu.
28 Şubat 1978 tarihinde Galata Köprüsü 67 yıllık tarihinin en büyük tehlikesini yaşadı. Kirişleri çürüyen köprünün Karaköy bağlantısında çökmeler oluştu, köprü ağır vasıta trafiğine kapatıldı. Elektrik kesintisi nedeniyle kaynakçalışması gecikti, trafikte büyük birikimler oldu. Gazeteye yaptığım haber manşette yer aldı.
 
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Resmi Büyütmek için TIKLAYIN
Köprü satıcıları
Köprü eğri büğrü görünüşüne rağmen zarifti, yan korkuluklarda bile demir olmasına rağmen bir ruh, bir estetik vardı, film platosu gibiydi, sıcaktı, samimiydi, herkesin sahip olduğu kendi evi gibiydi. İşportacısı, gelip geçeni boldu. Baloncu, süpürgeci, suni çiçek satıcısı, şerbetçisi, hepsi geçerdi, kimi önünde bir tartı, meraklılara kilosunu söyler, kimi yeni çıkmış traş bıçağını izleyenlerden birini bedava traş yaparak tanıtırdı, birikmiş meraklı gruplar arasında cepçiler de olurdu. Poloroid fotoğraf çektirmek isteyenlere fotoğrafçılar anında resmi çeker verirdi. Bir başka köşede kâğıda mum sürüp resmi transfer edenler olurdu, "bul karoyu al parayı", "üç kart bir numara" diye müşteri çağıran tombalacıları, seyyar arabalarda meyve, salatalık satanlarıyla köprü adeta bir pazar yeri gibiydi.
Sağda solda balık tutmanın yasak olduğunu gösteren tabelalar da asılı olurdu ama buna ne tutanlar ne de yağda balık kızartıp satanlar itibar etmezdi. Leke çıkaran ilaç satıcıları, plastiğe lehim yapanlar, fındık satanlar, kaset satanlar, saat, gazlı çakmak, çakmak taşı, kan taşı, jilet, tırnak makası, tarak, güneş gözlüğü satanlar görürdünüz. Ayakkabı boyacısı çocuklar dolaşır, taşradan gelenler dengini sırtlar gider, evde deri örme örtü yapan kadınlar bile köprüde satış yaparlardı. Bugün olduğu gibi o günlerde de zabıta seyyar satıcılarla, balık tutan, satanlarla başa çıkamazdı.
 
Köprü anıları
28 Mayıs 1978 tarihinde köprü, güpe gündüz 08.30’da araç trafiğine iki saat boyunca polis ekiplerince kapatılmış, trafik yükü Unkapanı Köprüsüne yönlendirilmişti. Dönem çatışmaların tavan yaptığı anarşi dönemiydi, bu beklenmedik durum karşısında fısıltı gazetesi devreye girmiş kulaktan kulağa polisin büyük bir operasyon yaptığı söylentisi yayılmıştı. Saatler 10.30’u gösterdiğinde kapatmanın operasyon değil trafik şeridi çizmek için yapıldığını gören yolcular çatışma olmamasına derin bir oh çekerken yol çizgisi çizme işinin mesai saatinde mi yapılmasını oflaya poflaya sorgulamışlardı.


23 Eylül 1986 öğlene doğru köprüde Karaköy istikametine doğru dalgın dalgın yürürken karşıdan gelen üç kişiden biri aniden fırlayıp köprü korkulukları aşarak kendini boşluğa bırakmıştı. Hiç beklemediğim bu durum karşısında çantamdan kameramı çıkartıp denize atlayan adamı tam suya girerken ancak fotoğraflayabilmiştim.
Köprü intihar edecek seviyede bir yer değildi, daha doğrusu en fazla beş metre civarındaydı, belki de bu intihar değil bir kaçış veya ani bir sinir kriziydi. Çevredekiler balık kepçesi uzatarak genç imamı köprüye çıkarmışlardı.

Köprü deniz trafiğine açıldığı gece saatlerinde, her iki başına araçların köprüye çıkmaması için bariyer konur, trafiğin geçişine müsait olmadığı tabela ve trafik lambası ile belirtilirdi. İşte böyle bir durumda aşırı süratle bariyerleri parçalayarak yoluna devam eden bir araç açık olan 68 metrelik bölümde denize uçmuştu.

Elektrik kesilince en fazla troleybüsler etkilenir, köprüde önde kalanın arkasına tespih gibi arka arkaya dizilirlerdi.


Dönemin Belediye Başkanı Bedreddin Dalan köprüleri tek yön kullanmaya karar verdi. Bu durumda Unkapanı köprüsü Azapkapı’dan Unkapanı’na geçiş veriyor, Galata Köprüsü Eminönü’nden Karaköy’e geçiliyordu, Ragıp Gümüşpala Caddesinde inanılmaz araç birikimi yaşandı, dönemin İstanbul Valisi Nevzat Ayaz, trafikten sorumlu Emniyet Müdürü Mehmet Çetinalp, Bedreddin Dalan toplandılar, tek yön fiyaskosundan kısa sürede vazgeçildi, Galata Köprüsünde trafik akışı yine çift yön kullanıma dönüldü...
Köprüde ki iş yeri sahibi esnaf köprüyü terk etmek istemedi, uzun süre direndi, sonra bir gün yangın çıktı, köprünün bir bölümü yandı kullanılamaz hale geldi, sonrada bayraklarla donatıldı, parça parça Haliç’in içlerine doğru çekildi.
Emektar köprüye bir de suç yüklendi, dubalar suyun yüzeyini kaplıyordu Haliç’te ki lağım suyunun Marmara’ya açılmasını önlüyordu dendi. Dubalı sistem yerine ayaklı sistem olursa su sirkülâsyonu hızlanacaktı.
Tamam dendi Beşiktaş belediyesi, Sarıyer Belediyesi bize verin eski köprüyü yüzer lokanta yaparız dediler. Bir başkası sanat etkinlikleri düzenleriz diyerek formüller ürettiler. Alış veriş merkezi, çarşı yapma isteklerini dile getirdiler, müze yaparız diyen bile oldu. Köprü, Tuzla’ya mı, Beşiktaş’a mı, İstinye’ye mi gidecek derken, PTT’nin bir anı pulu bile basmadığı "Asırlık Emektar Tarihi Galata Köprüsü" kendini Hasköy - Balat arasında buldu!
 
Aynı yerde yapılan 5. Galata Köprüsü
Yapımına 11 Haziran 1987 de başlanan yeni Galata Köprüsü yapımı sırasında ayaklar için kazıklar çakılmaya başladı. Vinç ucunda ki vurucu ağırlık olan şahmerdanın kazığın tepesine her vuruşunda, kazık Haliç’in derinliklerine 50 cm daha batıyor, çevresinde büyük bir sarsıntı oluşuyor, yankılanan gürültüyle temellerini sarstığı Yeni Caminin avlusunda ki sayıları azalan güvercinler korkuyla sağa sola uçuşuyordu.
Sonunda 17 Haziran 1997 tarihinde 488,65 metre uzunluğunda, 42 metre genişliğinde, 80 metre baskül açıklığı bulunan 114 çelik kazık üzerine oturmuş, 6400 metrekarelik alışveriş merkezi olan yenisi hizmete girdi.

Galata Köprüsü'ne veda
Eski Galata Köprüsünde olan şeylerin büyük bir kısmı şimdi de var dediğinizi duyar gibiyim, evet var belki ama o dönemin ruhu yok işte. Kahvede tahta iskemlede oturanlar yok, onların yerine armudi koltuklara gömülüp ya da şark köşesi dekoru içinde kapuçino içenler var.
Turistik balık restoranları, eski salaş lokantalardan daha gösterişliler belki ama hep eksik olan bir şeyler çok bariz belli oluyor.
Oysa orada bir köprü vardı onun yerine yenisi yapıldı, eski olan içeri çekildi. Ben de sordum kendime niye eski köprünün ruhu yenisinde yok diye. Nedeni için bir sürü fark vardı, belki hepsi belki hiçbiri neden değildi. Yeni Galata Köprüsü eski Galata Köprüsünün Haliç’e doğru 25 metre içine yapılmıştı yani aynı yerde değildi ama aradığım ruh için 25 metre lik bu fark geçerli nedenim olamazdı.
Günümüzde yeni yapılan hiçbir şey eskinin ruhunu taşımıyor, bu binalarda, plazalarda, otellerde de böyle, şehir hatlarının gemilerinde, tramvayında, otobüslerinde de böyle.
Yeni yollar, meydanlar da soğuk geliyor kullananlara, bence mutlaka eksik olan bir şeyler var, sizce acaba bu ne olabilir dersiniz?


     
© 2014 Aralık Sihirlitur'daki tüm yazılar ve fotoğraflar
Haluk Özözlü
'ye aittir, izinsiz kullanılamaz.