2000'li yılları geride bıraktığımız şu 50-60 yıllık son dönemde geriye dönüp baktığımızda ne olaylar görmüş neler yaşamışız... Günlük hayatımıza neler girip çıkmış, ne izler, ne anılar bırakmış...
Her yılın sonunda ''neler in, neler out olmuş'' deyip, yılın bilançosu çıkarılır ya, biz de öyle yapıyor, son yıllarda geçen zamana, kaybolan, unutulan anılara birlikte göz atıyoruz.
Nereden, nasıl başlasak derken görüyoruz ki, değişime uğramayan pek te birşey kalmamış...

Ülkede kurşun kalem fabrikası olmadığı için fiyatı pahalıda olsa ''Faber'' kalem ithal edilirdi. Minicik kalan kalemler bile arkalarına boyunu uzatan kamış veya metal uzantılar eklenerek bir iki santim kalana dek kullanılmaya, sarı saman kağıtlar üzerinde yazmaya devam edilirdi.
Sert uçlu sabit kalemler de vardı, hani silgiyle silinse de çıkmaz, deftere yazarken sayfaları delerdi...
Postacılar taahhütlü mektupları adreslere teslim ederken zorunlu olarak bu alıcılara bu kalemlerle imza attırırlardı. Bir de paket postahanesine verilecek koliler bez torbaya konduktan sonra illaki üzeri sabit kalemle tükürüklenerek yazılırdı, çıkmasın, silinmesin diye... Ne var ki bu ıslatma sırasında kalemin ucu sabit renk bulaştırır dudakları morlaştırırdı.
Küçüle küçüle 3-4 cm kalmış kurşun kalemlerin boyu ve ömrü ise arkasına takılan kamışlarla uzatılırdı. Avuç içinde tutulmamayan kalemler bu sayede kullanılırdı.

Hani hatırlarmısınız, mürekkep hokkaları vardı. Acele haberler için telgraf çekilir, kolalı beyaz yakalı gömleklerin yaka uçları kalkmasın diye içine sert lastik şerit konur ve bu ''balina'' ismiyle anılırdı. Naylon ve renkli gömlekler moda olmadığı ve bilinmediği için beyazlar yıkana yıkana ağarır ve sararırdı. Bu yüzden beyaz yedek yaka kullanılır, iş yerlerinde beyler kol ağızlarını korumak için bilekten büzgülü siyah yarım kolluklar takarlardı.
Çamaşırlar kaynatılırken kazan içine kesme şekerden biraz büyük mor-lacivert ''çivit'' atılırdı. En meşhuru ''Öküzbaşı'' markalı olanıydı da, dış ambalajında öküz kafası resmi bulunurdu... Arap sabunu veya rendelenmiş sabunla çamaşır kazanında kaynayan sararmış (azmış) beyaz çamaşırlar çivitin verdiği renkle hafif maviye bakan beyazlık kazanırdı.


Mutfaklardaki gazocaklarını yakmak bile başlı başına bir işti!
Haznesine gaz konulan 3 bacaklı ocakların ispirto dökülen kafası ısıtılır, yakılır sonra da kuvvetlendirmek için pompalanırdı.
Gaz fışkıran meme, gaz süzülmemişse tıkanır, ince tenekeden yapılma bir şerit ucuna kıvrılarak takılmış ucu iğneli delik açıcı ile kafadaki meme temizlenir, buna rağmen ocak sıcakken sönerse iğrenç kokar ve göz yaşartırdı.
Evlerde gaz ocağı yemek yapmak, çamaşır kazanı kaynatmak için kullanılırdı.
Gaz ocakları için bakkallardan litreyle açık gaz satın alınırken mutlaka bir şişe de ispirto alınırdı. İspirto mor renkli yanıcı özelliğinden dolayı da gaz ocağının ilk yanışında gaz ocağının kafasını ısıtmak için dökülüp yakıldığı gibi, ayrıca ispirto ocaklarında da kullanılırdı. İspirto ocaklarının üzerinde sefertası ısıtılır, cezveyle kahve filan yapılırdı.

Hemen hemen her evde bir kahve değirmeni vardı. Çekilmemiş kahve çekirdeği alınır, tavada bu çiğ kahve çekirdekleri kavrulur, sonra değirmene konup sabırla değirmen kolu çevrilirdi.
Silindirik değirmenin alt kısmında toplanan çekilmiş kahve taze taze cezvede suyla pişirilirdi. Değirmenler sarı bakırdı, parlatıcı, oksit silici kaolla silince pırıl pırıl olurdu.
İspirtolu ocakların yanı sıra, kömürlü ütüler öğrencilerin simsiyah okul önlükleriyle bembeyaz kolalı yakaları üzerinde gezinirlerdi. Gömlek yakaları ve önlük yakalar için Atlı marka pirinç kolası alınır, suda eritilen kola maddesi ıslak yakalara sürülür ütülenince sertleşir, kıvrılmayacak biçim kazardı.

Pirinç yapım Havan yoğurta karıştırılacak sarımsak, tel kadayıfın cevizi ve fındık bu tür havanlarda dövülürdü.
Havan ile havaneli arasında vurma anında oluşan tok pirinç sesi, içine konan malzeme dövüldükçe ses tonu da değişirdi. Havan zamanla kararsa da kaolle silinince oksidi gider pırıl pırıl, sapsarı olurdu

Salonlara kristal avizeler takılır, kaşıkçı elması gibi her bir kristal cam spreyle yıkanır, teker teker kurulanırdı. Mum ampullerden veya buzlu mantar olanlardan çıkan ışıklar kırılarak salona müze gibi hava katardı. Bohemya kristal radyo reklamlarıyla hafızalarda iz bırakmıştı.
Avizeler iki aplikle beraber takım satın alınır, her iki duvara metal veya camdan mamul avizenin benzer özelliğinde daha sadesi olan karşılıklı aplikler takılırdı.
Duvarlara duvar halıları, pencerelere beyaz el işi perdeler asılır, köşe bucak deve tabanı, kuşkonmaz ya da kauçuk gibi salon bitkileriyle süslenirdi.
Yerler duvardan duvara muşamba kaplanırdı. Muşambalar önce arap sabunu ile silinir sonrada Viky muşamba cilası ile bir güzel cilalanırdı.
Salon takımlarının puf oturakları, maun veya formika masa, sehpa takımı olurdu.
Halılar, kilimler el süpürgesiyle süpürülür, çinili kuzine sobalarda ısınılırdı.

''Saka''ların at ya da merkeple getirdiği içme suları, kapı girişindeki küplere boşaltılır yazın testilerde soğutulurdu.
Duvarlarda guguklular, bileklerde elle kurulan ''Nacar, Hislon'' marka saatler, çevirmeli ankesörlü telefonlar, yine siyah renkte, kollu ''Singer'' dikiş makinaları...
Siyah daktilolar ise pek az kişide bulunurdu.

Askerlik yoklamaları çok sayfalı nüfus kağıdı defterlerine işlenir, hanımlar mermi gibi sivri uçlu sütyenler, etek altına jüpon ve arkası tek çizgili çorap giyerlerdi.
''Öğretmen'' markalı siyah file çoraplar daha da iddialıydı.
Vog Bali markalı çorapları, Parizyen markalılar takip etti, beklenmedik anlarda kaçan çoraplarda delik daha büyümeden oje ile yapıştırılıp frenlenmeye çalışıldı.
Pudralarda Tokalon, Pertev, Hawilland kremi, Dr. Renaud Paris krem mamülleri, Cutex oje, Altın Damla, Gizli Çiçek, PE RE JA Kolonyası sürülür, eczaneden hatta köy bakkalarından bile şişe götürülüp açık kolanya doldurtulurdu.
Hanımlar saçlara file takarlar, Kirpiklerini kirpik maşası ile yukarı doğru özenle kıvırır, geniş kenarlı Fransız şapkalarını baş tacı ederlerdi. (Konuya ilerleyen sayfalarda daha detaylı bakacağız).

Berberler Tıraş Makinesi
ve Tıraş Malzemeleri
Beylerin traş takımları içinde Puro veya Gibs traş sabunu, traş tası, fırçası ve 'Nacet, Jop, Poker veya en pahalısı olan ve daha fazla tıraş imkanı sağlayan Wilkinson markalı jilet bulunur ya da usturayla sinek kaydı traş olunurdu, hatta bazıları tıraş ola ola körlenen jiletleri, cam bardağın içinde iç yüzeyine bastırıp çevirerek bileylemeye çalışırlardı.
Jiletler genellikle zarf gibi mumlu kağıda sarılı olurdu, buna rağmen Gilette markasında olduğu gibi kağıtsız olup, teneke özel ambalaj içinde baş parmağı bastırıp ileri iterek jiletlerin çıktığı kutuda çıplak olanlarda vardı...
Sakala ters yönde girip yüzünü kesenler e de sık sık rastlanırdı, bu nedenle kan taşı denilen kesik yere sürülen kan dondurucu bulundurulurdu.
Tıraşın vazgeçilmezleri tıraş fırçası, sabunu, tası, traş sonrası Pertev ya da Gibbs markalı traş kremiydi.

Tıraş sonrası tütün veya çam kolonyası sürmek yaygındı...
70'li yıllarda elektrikli traş makinaları, jilet ve ustura ile yapılan tıraşın yerini almaya başlarken Braun, Phılips marka makinalar çıktı.
Hemen hemen her erkeğin ayna önündeki hazırlığı, saçlara sürülen mavi, yağlı, sempatik şişeli ''Necip Bey Biryantini''yle sonlanırdı.
Ayna ve tarak seti Luksor, en birinci markaydı, erkeklerin, askerlerin, inşaat işçilerinin, bitirim gençlerin pantalonlarında arka ceplerinde taşınan vazgeçilmez aksesuarlar arasındaydı!

Eski mahalle berberlerinin tarak, makas, usturadan sonra en çok kullandığı tıraş makinesiydi.
50 ve 60’lı yılların saç modelleri 1-2-3 numara tıraş, Amerikan askerlerinin saç modeli olan Amerikan, Alaburus ve Alagarson modelleri olarak topu topu üç bilemedin dört taneydi. Kafayı ayna gibi kazıtmak ayıp sayılırdı. Hava meydanı gibi olmuş, buraya uçak iner diye dalga geçilirdi.
Berberler genellikle çocukların gençlerin saçlarını tıraş makinesi ile keserler, önlerinde kâkül gibi az bişey bırakırlardı.
Tıraş makinelerinin bıçakları numaralıydı.
Kesilen saçın iki üç milimetre uzunluğu makineye takılan bu bıçaklarla ayarlanırdı. Kafa etrafında şöyle bir dolaştırılan makinenin işi bol talk pudrası sürülmüş ensede, favorilerde biterdi.
Önler ise alın hizasında kalıp gibi makasla hizalanırdı.
Tıraş makinesiyle kesilen saç modeli standarttı, tornadan çıkmış gibi tüm gençlerin saçları aynı olurdu, tıraş öncesi berbere tarif edilen saç modeli boşunaydı.
Sakal tıraşı için berbere gelenlere Arko veya Gibs markalı tıraş sabunu bolca köpürtülüp kulak memesine kadar yüze sürülür, böylece köpüklü beklenirken asılı duran biley kayışında ustura bileylenir, deri cimdik cimdik tutularak tıraş edilir, sabun köpüğü kâğıda silinerek ustura köpükten ayrıştırılırdı.
Yanlışlıkla çizik, kesik olursa kanayan yerlere kan taşı sürülür, bastırılır, tıraş bitiminde yüzü yakan PE RE JA veya suyla karışık ucuz bir kolonya masaj yapar gibi suratı tokatlarcasına sürülerek saç sakal komple tıraş mükellef biçimde tamamlanırdı.
Son söz ise kimi berberde "saatler olsun " kimisinde "sıhhatler olsun" du.

Yuvarlak cep aynalarının arkasında horoz, bazılarının arkasında ünlü artistlerin portreleri de olurdu.
Erkek ayakkabılarının bir özelliği de burun ve topuklarına kösele aşınmasın diye demir çakılırdı.
Bambu saplı baston şemsiye, lastikli pantolon askısı, papyon kravat, köstekli saat, benzinli, gazlı çakmak, gümüş künye, ip kravat, mendil cebinde mendil taşımak, kravat iğnesi, kol düğmesi erkek modasının vazgeçilmez aksesuarlarıydı.

Centilmen bir erkek için en büyük jestlerden biri ani bir hareketle sigara içmeye hazırlanan hanımın sigarasını çakmakla yakmaktı.
Bu centilmenlik örneği davranış en çok sinema fuayelerinde, kafelerde rastlanan bir jestti, sigara içmeyenler bile bu jesti yapmaktan geri kalmamak için çakmak taşırdı.

Saatler
Her saat çeşidinin ayrı bir öyküsü vardı. Pandüllü duvar saatleri ahşap evlerin esneyen çıkarken basamakları az çok gıcırtı yapan merdiven çıkışı sahanlıklara asılır saat başlarında duyulan dink donk sesi evin içinde aksiseda yapar tüm haşmetiyle yankılanırken seneler seneler öncesine götürürdü.
Saatin kurma anahtarı hemen yanıbaşında durur saati kurmak aksatılmaması gereken bir görevdi.
Çocukların en sevdiği saat türü guguklu duvar saatleriydi. Saat başına dakikalar kala kuşun yuvasından çıkıp saati haber veren guguk sesi büyük zevkle sayılırdı.
Köstekli saatleri genellikle kırsal kesimde yaşayan ağalar varlıklı yaşlı amcalar kullanırdı. Saat herkeste olmadığı için saati öğrenmek isteyen başta öğrenciler bazen de hanımlar zamanı öğrenmek için “amca saat kaç, acaba saatinizi öğrenebilir miyim ya da saatiniz var mı” gibisinden sorular yöneltirlerdi.
Saati olan amcalar da büyük bir iş yapıyormuşçasına ellerini saat ceplerine sokar, ucunda zincir olan köstekli saatlerini çıkarıp, zamanı başlarını hafif geriye atarak söylerlerdi.
Kol saati deyince Nacar, Hıslon, Omega en ünü markalardı İş adamı beyefendilerin mutlaka deri kayışlı kol saatleri olurdu.
Saat öğrenciler için sınıf geçme hediyesi olup teşvik pirimiydi. Ortaokulu bitirince baban saat alacak vaatleriyle çocuklara ders çalışması telkin edilirdi. Bileğine saati takan şanslı çocuk fotoğraf çektirirken saatin görünmesi için duruşuna ayrı bir önem verir, saat sahibi olmanın havasını atardı. Su geçirmez olanları, deniz altında çalışanları müthiş özelliklerdi.

En sevimsiz olanı insanı yerinden fırlatan zil sesiyle çalar saatlerdi. Yataktan fırlatan kurmalı saatler işe okula yolculuğa erken çıkanların adeta başucu saatleriydi.
Teknoloji geliştikçe iki ayaklı, dairesel olmaktan çıkıp daha estetik görünümlü konsol saatlerine geçiş başlarken fanus içinde olanlar, kum saati formunda yapılanlar salon büfeleri üzerinde radyoların yanında dantelli örtüler üzerinde yer alırlardı.
Meydan saatleri kolunda saati olmayanların yardımcısı aynı zamanda randevuların verildiği buluşma noktası olarak önem kazanmıştı. Filmlere konu olan bu meydan saatleri erkeğin elinde çiçek demetiyle saat kulesi altında grant tuvalet giyinip briyantinli taranmış saçlarıyla sevgilisini bekleyen gençlere imrenilerek bakılırdı. Bir zamanlar, ortak anıların odak noktası olan tarihi değere sahip İstanbul Taksim Meydanı'nda Taksim maksemi önünde bulunan kumbara şeklinde ki direkli saat papuler bir noktadaydı...
İşportaya düşen tel maşa saatler, dijital göstergeliler derken cep telefonuna girerek bileğe saat takma alışkanlığı da kaybolmaya yüz tuttu. Ya da çok fonksiyonel saatler icat olundu.

Varlıklı ailelerde evlerin demirbaşlarından birisi de dürbündü. Genellikle maça, at yarışına gidiliyorsa veya büyük bir gemi limana gelmiş, demirlemiş ise, evin çocuğu boynuna dürbünü asar, babasının elinden tutup yola çıkarlardı.
Dürbünle bakmak ayrıcalıktı, görünenler, olup bitenler çıplak gözle bakanlara adeta naklen yayın yapıyormuş gibi heyecanla nakledilirdi. Çocuk dürbünle öylesine bütünleşirdi ki kısa bir aralık için bile yanındakine dürbünü vermeye razı olmaz, olsa bile sabredemezdi. dürbünü sık sdık çantasına koyar her bir defasında çantasından çıkarırdı.

Bakır Tencereler, Bakır Taslar, Sahanlar, Tepsiler
Mutfak kaplarının başında sık sık kalaycıya giden bakır tencereler vardı ki, bu tencerelerde pilavlar ve her türlü sebzeli yemekler çok nefis olurdu.
Adı üstünde tencere yemeği diye bir tanımlama vardı.
İki kulaklılar, sucuklu, pastırmalı yumurta pişirilen bakır kapaklı sahanlar ayrı yemek türleri için kullanılırdı.
Bu kaplarda pişirilen yemekler o yıllarda henüz her evde buzdolabı olmadığı için tel dolaplarda saklanırdı.
Tepsilere yapılan börekler küçük bir ücret karşılığı taş fırına pişirtmeye gönderilirdi.
Bu fırınlara evde hazırlanan malzeme verilir, kıymalı, yumurtalı, peynirli pideler de yaptırtılırdı.

Tel dolaplar
50’li yıllarda, General Elektrik, Frijider gibi birkaç soğutucu markanın adı duyuluyordu ama her evde buzdolabı yoktu. Soğuk su için soğuk tutuyor diye Büyütmek için TIKLAYINküpler, testiler kullanılırdı. Mahalle buzcuları vardı, evin çocuğu veya çalışanı işten eve dönerken buzcuya uğrar, buz kalıbından buz kestirir, taşımak için iple tutar getirirdi. Kalıp buz suya atılmaz ama çekiçle vura vura kırık buz haline getirilip, içine sürahi, şişe, karpuz, kavun konarak soğutma sağlanırdı.
Buzdolabı yoktu ama tel dolap her mutfakta veya sofada mutlaka olurdu.
Üzerinde tabaklık denilen ahşap ve yıkanmış tabakların sıralandığı raflı dolapla adeta bütünleşmişti.
Tel dolaplar ahşap malzemeden yapılmış olup, ön kapağı sinek giremeyecek gözenekli tel perde ile kaplanır, içinde üç veya dört raf bulunur, etrafı hava alsın ama sinek böcek girmesin diye sineklik tel ile kaplı olurdu. Tel dolap denmesi bu yüzdendi.
Bazı tel dolapların en altında küçük bir çekmece olur, içine çoğu zaman soğan patates konurdu.
Tel dolaplar pişen yemeğin saklanması için kullanılır, kapağı açık bırakılarak tencerenin soğuması sağlanırdı. Kasaptan alınan et veya kıyma da, en azından pişene dek burada muhafaza edilirdi.
Etrafa yayılan yemek kokuları şayet evde kedi varsa iştahını artırırdı.
Ev kedileri kendilerine verilecek etin veya yiyeceğin bu dolaptan çıkacağını öğrenmiş olacaklar ki genellikle tel dolap önünde beklerlerdi. Bu yüzden biri ısrarla bir yerde bekliyorsa bu benzemeden yola çıkarak “Ne öyle tel dolap kedisi gibi bekliyorsun” denilirdi.
Tel dolaplar ince gözenekli tel sayesinde bir hayli çok olan karasineklerin yemeğe konmasını engellediği için ekmek dâhil tüm yiyecekler, tel dolaba konur, kedi kapağı açamasın diye bir güzel de kilitlenirdi. Buna rağmen tel mutlaka bir yerlerinden delinirdi!

Mutfağın demirbaşı makarnaydı. Markalar arasında Piyale adı ağız tadı olarak hafızalara kazanan Piyale Makarnası ve Nuhun Ankara Makarnası ilk sırada yer alırdı, onu Filiz Makarnası takip etti.

Ekmeklik ve ekmek tabağı
Kentlerde yaşayan her ailenin mutfağında bir ekmeklik bulunur, fırından veya bakkalın ekmek dolabından satın alınan günlük ekmekler, sinek, böcek, fare gibi haşarılardan korunmak, bayatlamasını bir nebze olsun önlemek amacıyla teneke veya ahşap, önden kepenk gibi açılan bu tür ekmekliklerde burada muhafaza edilirdi.
Ekmeklikler üç bütün ekmeğin sığacağı büyüklükteydi. Fırınlarda öyle çok ekmek çeşidi de yapılmazdı. Fırancala, iki yapışık ekmek, bir de beş parça veya tekli tava ekmeği bulunabilen çeşitlerdi.
Ekmekler dilimlenir sofraya ekmek tabağı içinde getirilirdi. En yaygın olan ekmek tabağı metal kabartma olup tarlaya buğday saçan çiftçi resimli olanıydı. plastik yoktu, hasır sepet te yaygındı.
Sofrada kalan ekmekler ise atılmaz dilimlenir, çırpılmış yumurtaya bulanarak yağda kızartılır, süzülüp şerbete batırılır ekmek tatlısı olarak tatlı niyetine yenirdi.

Büyütmek için TIKLAYINÇocukların ise yemek öncesi, gün arası en sevdiği üzerine kahvaltılık Sana yağı sürülmüş toz şeker ekilmiş Sana'lı bir dilim ekmekti. Sana paketinin kulakçıklarını kesip biriktirip zarf içinde Sana Fabrikasına gönderirseniz, Sana'nın yapılış ve tariflerin bulunduğu yemek kitabı gelirdi, bu kitaba sahip olmak her ev hanımın arzusuydu.
Ev mutfaklarında, okul, fabrika, yemek çıkaran yerlerde, esnaf lokantalarında kullanılan diğer yağ ise yemeklik margarin olarak bilinen tüm yemeklerde tüketilen Vita yağıydı.
Vita yağı ile yapılmış bir yemeğin tadı daha ilk kaşıkta belli olurdu.

Sefertası mutfakta önemli bir yer tutardı. Evin çalışanı fabrikada, iş yerinde evden götürdüğü yemeği yer, bu nedenle üç dört katlı sefertaslarına akşamdan pişen yemek konur, sulu yemek, çorba, hoşaf gibi bir tür varsa sefertası iş yerine gidene dek özenle taşınırdı. Yemek saatinde taslar birbirinden ayrılır ısıtılması gerekenler ispirto ocağı üzerinde ısıtılırdı. Sefertası akşam iş dönüşü evde yıkanır ertesi güne hazırlanırdı, arada bir kalaycıda kalaylanırdı!

Pürmüs Lambası, Gaz Lambası
Kalaycılar mahalle mahalle dolaşır, uygun buldukları bahçe, park, kapı önünde küçük bir ateş yakar mahalleden topladıkları kap kaçakları ateşin yardımıyla kalayı eritip nışadırla kalaylar, Büyütmek için TIKLAYINkapları aldıkları yere teslim ederler, karşılığında küçük bir ücret alırlardı.
Mahalle mahalle dolaşıp geldiklerini belli eden kalaycı, simitçi, bohçacı, yorgancı, lağımcı, bacacı, muslukçu, sütçü, zerzevatçı, yoğurtçu gibi yaptığı, sattığı işi tanımlayan şekilde bağıran bir iş kolu daha vardı ama onun ne yaptığı öyle bağırışıyla anlaşılmazdı. Leimciaaaaa diye bağıran bu usta lehimci olup delinen gaz ocağı haznesi, leğen, gibi eşyaları kaynak yaparak yeniden kullanıma sunardı.
Lehimcinin bir elinde alet edavat çantası diğer elinde ise lehimi eriteceği pürmüs lambası olurdu.
Lehimci lehimi eritmek için bu tür bir gazlı ısı tabancası kullanırdı, pürmüs bir tek onlarda lehimcilerde olurdu.
Gazla çalışan bir de fitili ayarlanabilen lüx lambaları vardı. Elektrik kesildiği zaman ya mum yakılır, ya da aydınlanmak için gaz lambası kullanılırdı. Gaz lambası kömürlüğe gitmek, evlerde kapı otomatiği, merdiven otomatiği olmadığı yıllarda hava karardıktan sonra çok işe yarardı. Ayrıca gece balığa çıkan balıkçıların da günümüzde olduğu gibi yıllar öncesinde de en çok kullandığı ışık kaynağıydı

Ampuller
Genellikle bakkallarda satılır, 25, 40, 60, 75, 100 mumluk olanları en çok kullananılan güçte olan ampullerdi. Kristal avizelerin içine veya beşli avizeler, ikili veya tekli duvar apliklerine konan normal ampuller arasında Edison, General Elektrik, Tekfen isim yapmıştı.
Ampullerin 60'lı yıllarda duya giren vidalı kısmı bakırdan yapılırdı, daha dayanıklı ve maliyeti yüksek olan bakır yerine imalatçı firmalar sonraları ucuz ince, teneke gibi metalleri tercih ettiler.
Baş ucu abajurlar için buzlu, mantar, mum ampul kullanılır, bunlar her yerde bulunmazdı. Ampul ambalajı henüz kutuya sokulmamıştı, altı üstü açık kalınca havalı kağıt etrafına sarılmış, içinde sıkışmayla raflarda dururdu.
Satıcı ampul istendiğinde kasanın, tezgahın arkasında bulunan duyda ampulü test eder, alıcıya öyle verirdi, bu gelenek günümüzde kapalı ambalaj satan AVM, Yapı Marketler dışında hala devam ediyor.

Pirinç Musluklar
60'lı yıllarda evlerin mutfak ve hamamlarında, okullarda, camilerde, bahçelerde, sokak çeşmelerinde çoğu yerde musluklar pirinçten yapılmaydı. Metal olan su tesisatı borularına vidalı geçme usulu keten sarılarak monte edilirdi. Ne var ki kullanılan musluk zamanla damlama yapar o zamanda musluk göbeği İngiliz anahtarı yardımıyla açılarak fazla sıkıştırılmaktan deforme olan hatta parçalanan çeşme köselesi değiştirilir yenilenen köseleyle kullanıma devam edilirdi.
Kösele ortası delik ikibuçuk kuruş kadar yuvarlak, kalınca bir şeydi, suyu emince şişer, damlamayı keserdi de sonradan bir yenilik olarak daha dayanaklı olan fiber contalar çıkmıştı. Gerek musluk köselesi gerekse fiber contalar istanbul Perşembe pazarı hırdavatçılarında bir ipe tesbih gibi 10-15 tane dizili olarak satılırdı. Aslında çeşme köselesi değiştirmek tek başına bir sektördü, sokaklarda tamir çantası omuzunda "muslukçuuuu" diye bağırarak gezen tamirciler vardı. Pirinç muslukların ağızı standarttı hortum sokabilirdiniz. Damlayan muslukların altına kaybı önlemek için kap, leğen, çaydanlık koyup su biriktirmek, damlama sesini musluk tamir edilene kadar dinlemek çok doğal, alışagelmiş ve olağandı.

Ev Hamamları

Evlerde ısınma ya kömür sobası ya gaz sobaları ile olurdu.
Hamamlarda ise odun veya termosifon yakıtıyla sıcak su elde edilirdi. Çamaşır günü gibi haftanın bir iki günü banyo günü olarak ayrılmıştı.
Hamamın en çok kullanılan malzemeleri arasında leğen, kazan, hamam tası ve tabi ki takunyalar vardı.
Hamam takunyası sadece hamamlarda değil, evlerde de kullanılırdı.
Ağaçtan yapılma bu nalınlar ıslansa da bir şey olmaz, dayanıklıydılar. Bakkallarda bile satılırdı, tek tip olurdu, ayağı küçük olan çocuklar giyerse zor yürürler, takunya ile hamamda kayıp düşme riski vardı.
Takoz gibiydi, sessiz yürümek imkânsızdı. Sıcak ve soğuk suyun karıştırılıp yıkanılabilir kıvama geldiği hamam kurnası, kese, peştamal banyonun diğer aksesuarlardı.

Yıkanan çamaşırlar çamaşır ipine tahta mandalla asılırdı, plastik mandal henüz icat edilmemişti, ya da 60'lı yıllara dek ülkemize henüz gelmemişti. Tahta mandallar, sokaktan geçen boş şişe, okunmuş gazete toplayanlar tarafından takas yerine para gibi değer bulurdu, aldıkları şişe, gazete tutarı kadar karşılık olarak çamaşır mandalı verirlerdi. Takas işinde mandalın yerini plastik leğen, kova aldıysa da ömrü uzun olmadı.
Çamaşır kazanı su ısıtmanın yanı sıra çamaşır kaynatmada da kullanılırdı bilhassa ağaran azmış çamasırların geri kazanılmasının ilacı çivitdi.

Çivit
Çivit denilen nesne büyük paket içinde olurdu ama bakkallardan tek tek satın alınabilirdi.
4x4 cm kare şeklinde kâğıt içine sarılı mor lacivert renkte kaşelerdi. İhtiyaç miktarı ya da yıkanacak çamaşır miktarına göre kırıp kaynatılan kazan içine atılır, ağarmış yani beyazlığını kaybetmiş sararmaya yüz tutan iç çamaşırlarına hafif bir mavilik vererek azmış da denilen sarımtırak rengi nötr leştirmekte kullanılırdı. Çivit denince yegâne marka Öküzbaş markalı olandı, başkası yoktu.

Kartpostallar, Albümler
Bayramlarda, yılbaşlarında sokaklara dizilen tellerden seçilen kartpostallar gönderilirdi. Beyazıt Üniversitesi kapısı, Sultanahmet Camii en çok satılan kartpostallardı. Yılbaşlarında yaldızlı, simli kartları, içi açılınca ışıklar yanan lambalı, müzikli, esprili, şiirli, artist, asker, özlü sözler içeren kartlar takip etti.
Pul koleksiyonu yapmak başlı başına bir meziyet, bir zevk, bir gün zengin olma umuduydu. Delikanlılar kız arkadaşlarını eve davet edebilmek için "Gel sana pul koleksiyonumu göstereyim" diye bahane uydurur, kandırmaya çalışırlardı.
Çekilen fotoğraflardan çeşitli ebatlarda karta bastırılır, bunlar albümlere yerleştirilir, aile albümleri oluşturulur, misafir geldiği zaman veya yakın akrabalara albüm sayfaları teker teker çevrilip anlatımlara sohbetlere renk katılır, mazi, anılar sürekli canlı tutulurdu.
Okul öğrencileri yılın bitimine, mezuniyete yaklaşırken arkadaşlarına anket defterlerini verirler, kendileri için bir şeyler yazmalarını isterlerdi. O sayfalar şiirlerle, kartpostallarla, çiçeklerle, resimlerle süslenirdi.
Mektup yazmak, kart göndermek sevgi, saygı, hatırlama, kadirşinaslık örneğiydi, değeri vardı.
Mektup uçak ile gönderilecekse hava yolu vurgusu yapmak için kenarı kırmızı lacivert kuşaklı zarf seçilir, acele gitsin isteniyorsa özel ulak ekspres bantı da pul gibi yapıştırılırdı....




Görüşleriniz için:
editor@sihirlitur.com

Sihirlitur Anasayfa'ya dönmek için tıklayınız
Nostalji Anasayfa'ya dönmek için tıklayınız